“Hâzâ min fazli Rabbî.” Neml:40 “Bu, Rabbimin fazlındandır.”

Bu dört kelime, küçücük incir tohumuna koca bir incir ağacının programını yazan bir Rabbin izzetine yakışır biçimde, çok büyük hakikatleri o kısacık ibarede özetler. Bu kısacık reçetede, nefis ve şeytanın insana karşı oynadığı ve her birimizi de saptırması her an mümkün ikili oyunu her iki yönüyle bozan manidar bir şifre kayıtlıdır.

Âyetin ilk kelimesi ‘hâzâ’dır.
Hâzâ, yani ‘bu.’
‘Hâzâ’ diyebilmek için, ortada bir şeyin varlığı gerekir.
Bu tek kelime, var olanı yok etmeye değil, kullanmaya yönelik bir ima içermektedir.
O halde, âyet insanın ‘bu’ diyeceği bir şeylerden söz ederken, tuzağın ‘tefrit’ boyutunu kesip atıyor demektir. Var olanı iptal yoktur. Var olan bir şeyi atıl bırakmak veya iptal etmek, en küçük bir şeyi bile binler hikmetle yaratan, hiçbir şeyi boşuna var etmeyen bir Rabbe karşı tahkir anlamı taşımaktadır.

‘Min fazli Rabbî’ ise, tam aksi yöndeki sapmayı tedavi eder.
Özelde Yahudilerin düştüğü bu sapma, ‘hâzâ’ diyerek gösterilen ‘bu’ şeyin nefse veya esbaba mal edilmesidir. Verilmiş bir imkânı atalete uğratmama gereğini anlayan biri, paçayı kurtarmış değildir. Bu kez, gerçekte birer fiilî dua hükmünde olan çalışmalarla birlikte ortaya çıkan şeyi sahiplenme tehlikesi kapıda beklemektedir.
‘Min fazli Rabbî’ insanı şirk derelerinde koşturan, nefsimizi putlaştıran bu ‘ifrat’ hali karşısında hepimizi dikkate sevk eder.
Velhasıl, Rabbimiz ağını sermeden kayığında yatan balıkçıya tek bir balık bile göndermiyor, ‘balık yakalama’ sonucunu ‘ağı serme’ fiilî duasıyla birlikte yaratıyorsa, ağ serilmelidir.
Ama balıklar kayığa doluşurken, bilinmelidir ki, “Bu, Rabbimin fazlındandır.” Başka tüm sözler boş, asılsız ve koftur.
“İyi yakaladım,” “şansım yaver gitti” gibi sözler, olsa olsa, gelen nimeti Rabbinin fazlından bilmeme halinin tercümandır.
Böylesi bir dikkatle baksa, ‘hâzâ’ dediği şeyin, ‘Rabbinin fazlından’ olduğunu kolayca görecektir.

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Farkında olsa da olmasa da, herkesin yüreğinin bir yerinde bir Kâtip Bartleby yaşar…

Tanısa da tanımasa da, herkesin zihninin bir köşesinde bir Jerome David Salinger yaşar…

İstese de istemese de, herkesin bir Zenobia’sı vardır, günü gelince Juan Ramon Jiménez’i bırakıp giden, gidecek olan…

Ve bir gün…
Belki dün, belki dünden de uzak…
Belki yarın, belki yarından da yakın…
Mümkündür ki en kısa zamanda en uzun süreliğine…
Ama muhakkak bir gün…
Herkesin kendisini Theodor W. Adorno ile özdeşleştireceği zamanlar olmuştur, olacaktır…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Önce apartmana taşındık…
Beraberimizde komşuluğu götürmeyi unutarak.

Sonra pencerelerimizden perdeleri kaldırdık…
Beraberinde hayâ perdesinin de kalktığını unutarak…

Ve ardından pervazlardan çiçek saksılarını kaldırdık…
Beraberinde tebessümün de yok olduğunu unutarak…

Her şey için hepsini fark ettiğimizde…
Çok geçti…
Çok geçmişti…

Hadi geç…
Pervazında uydu anten,
Penceresinde poster asılı evde…
Ellerinde Iphone, televizyon kumandası…
Çocukların ve eşin seni beklemiyor…
Geç hadi…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü bir devlet kurumu zannedeni…
V.Hugo’yu Beşinci Hugo olarak okuyanı…
(hatta Roma rakamlarında V’in kaç olduğunu bilmeyerek yanındakine soranı…)
Nuri Bilge Ceylan’ı Mazhar Fuat Özkan gibi addedip “umarım sonları onlara benzemez” diyeni…
Emile Zola’dan kadın yazar olarak bahsedeni,
Titanik’in batış yılını 1997 yılı olarak bileni (hamiş: filminin gösterime girdiği yıl)

Görüp, işitip, okuduktan sonra…
Biz durduğumuz yerde hep duruyoruz ya…
Bizim akrep ve yelkovanımız hep sabit ya…
Bizim bırakın iki günümüz her günümüz birbirine müsavi ya…
Ötesi…
Saatler ha ileri alınmış, ha geri kalmış ne gam…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Yağmur yağıyor…
Adamın biri şemsiye satıyor.
Adamın biri; yazın 5’e, geçen ay 10’a sattığı şemsiyeleri 30 liraya satıyor.

Yağmur yağıyor…
Adamın biri şemsiye alıyor.
Adamın biri; yazın 5’e, geçen ay 10’a satın alacağı şemsiyeyi 30 liraya alıyor.

Biliyor esasında o adamın biri.
Yağmurlu havada şemsiye, güneşli havada güneş gözlüğü alınmayacağını…
Esasında biliyor o adamın biri.
Düşünmediğinden değil, bilmediğinden hiç değil.
Belki üşengeçlikten, belki bugün yarın demekten, belki de adam sende’cilikten.
Ama şu veya bu sebepten, 5 liralık şemsiyeye 30 lira ödedi o adamın biri.

Ne ki, bazen “zamanında düşünememe” nin cezasını maddiyat ile kapatmak mümkün olmuyor.
Ne ki, bazı şeyleri telafi, bazı meseleleri kaza etme imkânı olmuyor.
Dünya hayatı gibi.
Ahiret hesabı gibi.
Düşünmediğimizden değil…
Bilmediğimizden hiç değil…
Bugün yarın diye ertelemekten, üşengeçlikten, adam sende’cilikten ömrü erteliyoruz.
İyilikleri geciktiriyor, sevapları ıskalıyoruz.
Tezyini, takdiri, teşekkürü, tebriki göz ardı ediyor; tahribi, töhmeti göz önüne alıyoruz.
Ve bu sefer gelen yağmur değil Azrail Aleyhisselâm oluyor.
Bizde bir telaş, bizde bir panik, bizde bir çıkmaz sokak korkusu…
Bak, şu kadar para versem diyoruz.
Neyse; 5, 10 hatta 100 katını ödesem diyoruz.
“Hadi,” diyor “güneşli havada düşünecektin onu… Artık çok geç. Demir almaya niyetlendi ise kaptan, gitme zamanıdır artık bu limandan…”

Yağmur yağıyor…
Ve adamın biri hâlâ şemsiye satıyor…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Elimiz, yüzümüz, bedenimiz kirlenince banyoya gidiyoruz ve şöyle iyice yıkıyoruz.
Peki ya kalbimiz kirlenince ne yapıyoruz?

Aracımızın 10 bin, 20 bin kilometre bakımı gelince servise gidiyoruz ve dip temel gözden geçirtiyoruz.
Peki ya 30 yaş, 40 yaş sınırlarını geçince ne yapıyoruz?

Gözlüklerimizin camı çizilince veya kırılınca vakit geçirmeden gözlükçüye gidip değiştiriyoruz.
Peki ya kalp gözümüz kararınca, bulanıklaşınca ne yapıyoruz?

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Efendimiz’in (sav) mübarek beyanları
“İki nimet (iki güzel hal) vardır ki, insanlardan çoğu bu nimetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.”
ile ifade edilen iki candamarının günümüzde -Allahuâlem- en büyük kemiricisi, düşmanı, tetikleyicisi:

Trafik…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Eğer adın O.J. Simpson ise, eğer adın Oscar Pistorius ise… Bu durumda aleni olarak cinayet işleseniz de, tüm kanıtlar sizin katil olduğunuzu gösteriyor olsa da… Hapis yatmadan çıkarsınız. “Adaletin bu mu dünya?” sualleri arasında ölen öldüğü ile kalır.

Adam cenaze arabasına yol veriyor ama ambulansa vermiyor?!

İmam efendi, cami kapısına bilgisayar çıktı ve büyük puntolarla astığın telefon numaran ve 7/24 arayabilirsiniz ibaresinin yanında, köşesinde, üstünde, altında… “Mevlit ve hatim duaları Allah rızası için yapılır, ücret talep edilmez.” benzeri bir cümle aradım ama…

2002 Dünya Basketbol Şampiyonası’ndan sonra bir kere daha milli takım, bir kere daha prim krizi… Oyuncuların, başta teknik adamın çıkıp “Bize bu milli onur yeter, bize bu mahzun yüzlerin tebessümü yeter. Primler şehit ailelerine gitsin.” demesini bekliyorum, hâlâ… Çok mu safım acaba?

1999 depreminden sonra -maalesef- bir kere daha… O gün depremzedelerin evleri yağmalanmıştı, bugün de kaza yapan insanların çantaları… Ah adı insan tıyneti hayvan, doğumunda a’lâ-yı illiyyîn makamında, büyüdükçe esfel-i sâfilîne inen iki ayaklı mahlûk…

Oksimoronun şah’ı: “Facebook”… Facebook’a dadanan bırakın kitap ile yüzleşmeyi, kitabın yüzüne bakmaz oldu.

“Nur içinde yatsın” ile “ışıklar içinde yatsın” arasındaki “samimiyet-sıcaklık-temenni-uhrevi” farkı siz de fark ettiniz mi?

Kitabın eskisi, dostun eskisi, dostluğun eskisi… Makbul a dostlar, makbul işte…

“İsviçre çakısı” gibi ol dedim, sonra da pişman oldum… Nereden bilebilirdim onun bu teşbihten anlayacağı kısmın sadece “çakı-bıçak” olacağını?

Orta mesafeli koşular ile maratonlarda Türk atletlerinin yarış karnesi: İlk metrelerde en önde, yarış ilerledikçe gerilere düşme ve sonuncu gelme. Bu, sadece yarışlarda olmuyormuş. Hayatını bu şekilde yaşayan ne çok insan tanıdım!

Bugünlerde ne çok andım seni ey Ercüment Ekrem Talu!*

* Ercüment Ekrem Talu, eskiden Sabur Sami Bey’in Beyoğlu’ndaki evinde kiracıydı.
Bir sabah daha yataktayken kapı çalındı. Ercüment Ekrem Bey seslendi:
- Kim o?
- Kapıcı.
- Ne istiyorsun?
- Kirayı.
- Kim gönderdi?
- Sabur Bey.
Talu takvime baktı. Ayın biriydi daha…
- Sabur’a benden selam söyle. Ya ismine benzesin ya da değiştirsin ismini!..

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Ne vakit gönlümden bir şey geçse…
Ne zaman şu fani beden bir istekte bulunacak olsa…
Aklıma hemen Hz. Ali efendimizin sözü ile sûfî’nin menkıbesi gelir…

Hz. Ali şöyle dua edermiş:
“Allah’ım gönlümde olanları hakkımda hayırlı eyle, Hakkımda hayırlı olanları da gönlüme razı eyle.”

Durduk yere sürekli “âfiyet, âfiyet…” deyip durmasıyla meşhur bir sûfî vardı.
Günlerden bir gün, kendisine:
“Neden hep böyle deyip duruyorsun?” diye sordular.
Adam:
“Eskiden, ben hamal idim” diyerek, anlatmaya başladı:

“Bir keresinde, çok ağır bir un çuvalını yüklenmiştim. İstirahat etmek için çuvalı bir yere koydum. O sırada:
‘Yâ Rabbi! Her gün yorulmadan bana iki ekmek versen onunla yetinirdim’ dedim.
Tam bu esnada birbiriyle kavgaya tutuşmuş iki adam gördüm. Aralarını bulayım diye, koştum, yanlarına vardım. Kavga edenlerden biri diğerine vurmak için eline aldığı şeyi benim başıma vurdu, yüzümü kanattı.
Bu sırada zaptiyeler geldiler ve bu iki kişiyi yakaladılar. Kana bulanmış bir vaziyette görünce, bu da kavgacılardan diye, beni de yakalayıp zindana attılar.
Bir müddet zindanda kaldım. Her gün bana iki ekmek veriliyordu.
Zindandayken, bir gece, rüyamda bir adamın bana şöyle seslendiğini duydum:
‘Yorulmadan her gün iki ekmek bana yeter demiş, fakat afiyet istememiştin. Al işte, Allah da istediğini verdi.’
Bu sırada uykudan uyandım ve:
‘Âfiyet isterim, âfiyet!’ demeye başladım.
Derken zindanın kapısının çalındığını ve:
‘Hamal Ömer nerede?’ diye bağırıldığını duydum.
Biraz sonra beni zindandan dışarı çıkardılar ve serbest bıraktılar.
İşte o günden beridir, Rabbimden hep âfiyet istemekteyim..”

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Bakımevi… Huzurevi…
Ne bakımın olduğu ne de huzurun semtine uğradığı yerler aslında.
Zaten onun bilinci ile biraz da vicdan sızısını hafifletmek adına bu adları koymuşuz.
Etrafımda insanlar var.
Arkadaşlarım, tanıdıklarım…
Annesi, babası, anneannesi, eşi, büyük babası…
Demans veya alzheimer hastalığına – ki gittikçe asrın hastalıkları olmaya aday bunlar – duçar olmuş.
Yıllarca el bebek gül bebek kendisine bakan bu insanlar, seneler boyunca her türlü ihtiyacını karşılayan bu insanlar…
Belki nikâh masasında, belki sohbet meclisinde “iyi günde, kötü günde” diye söz verdiği bu insanlar…

Kader, şimdi Allah onları ve de kendisini bu hastalıklar vesilesiyle bir nevi imtihana tabi tutuyor.
Belki günahlarına kefaret, belki derecâtını âli eyleme adına ek hasenat.
Ama o ne yapıyor?
Onları elinden tutup o en başta ismini zikrettiğimiz yerlere bırakıyor.
Vefadan bihaber, kazanma kuşağından nasipsiz…
Mazereti de, vicdan muhasebesine reçete de hazır:
“İyi de zaten beni tanımıyor…”
“Ne fark edecek ki, ha ben ha bakıcı. Onun için ikisi de bir…”
Sükût…
Bunlara diyeceğim bir sözüm var.
Daha doğrusu aktaracağım bir anekdotum.
Hep topu…
O kadar…

“Yaşlı bir adam, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı adamı hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler, önce pansuman yapmışlar ve “biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini” söylemişler.
Yaşlı adam huzursuzlanmış; “acelesi olduğunu, röntgen istemediğini” söylemiş.
Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar.
“Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum” demiş.
“Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz” deyince, yaşlı adam üzgün bir ifade ile “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası, hiç bir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor” demiş.
Hemşireler hayretle “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?”diye sormuşlar.
Adam acı bir tebessüm ertesi şöyle demiş:
“Ama ben onun kim olduğunu biliyorum…”

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print