“İki nimet vardır ki insanların çoğu bunlar hususunda aldanmıştır, kıymetini takdir edip onları değerlendirmekten mahrumdur. Bu iki önemli nimet; sağlık ve boş vakittir.” hadis-i şerifi pek çoklarımızca bilinir.
Ama ne yazık ki, başta şahsım, sağlığı koruma ve zamanı değerlendirme noktalarında gerekli hassasiyet ve de bilinçten fersah fersah uzağızdır.
Şu an bu işin detayına, sosyolojik tahlillerine girecek değilim.
Lakin bahsedeceğim hususun -dolaylı olarak da olsa- konumuzla bağlantılı olduğuna inandığımdan bu şekilde bir giriş yaptım.
Zaman konusuna tekrar dönecek olursak…

Hepimizin dilinde her gün aynı nakarat…
“Azizim, vakit yetmiyor.”
“24 saat dediğin ne ki, göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Bak koskoca sene geçti gitti bile…”
“Bi 24 saat daha olsa onu da dolduracak kadar iş var…”

Kusura bakmayın, benim serlevham pek de böyle demiyor.
Kanaatim odur ki “Zamanı olmayan insan yoktur, plansız ve de programsız insan vardır.”
Zamanının yitip gittiği delikleri kapatmaktan aciz insan vardır.
Vaktin akıp geçtiği kara delikleri görmezden gelen insan vardır.
Trafik gibi, uyku gibi, boş muhabbet gibi, berber sırası gibi…
Evet, evet yanlış okumadınız “berber sırası” gibi.

Çat kapı gidilen, randevu alınmayan ve bazen saatlerce beklenilen berber dükkânları…
Dişçi muayenehanelerinde de beklenir ki bu bir noktaya kadar anlayışla karşılanabilinir.
Diş bu, bazen beklenen uzun sürer bazen de tahminden daha meşakkatli…
Berber koltuğundaki süre ise üç aşağı beş yukarı bellidir.
Saç traşı ise 45-50 dakika, sakal ise 15-20 dakika vs.
Öyleyse, ne olur, o berber efendiler bir randevu defteri koysa, ona göre müşterilerini alsa…
Siz de evvelinde arasanız, randevunuza göre gitseniz, beklemek ile vakit kaybetmeseniz.
Benim gittiğim berber sağ olsun bu hususta gerekli hassasiyeti gösteriyor.
Ben de ona aşağıdaki gibi büyük boy bir masa takvimi hediye ediyorum her sene başında…

Bir berbere verilebilecek en anlamlı hediyelerden biri.
Büyük boy dedim, çünkü genelde berber (tamam kuaför de diyebiliriz) dükkânlarında kalfa vs ile birlikte 2-3 kişi çalışıyor. Tavsiye ederim.
Bir adet edinin veya size gelen eşantiyonlarda vardır, alıp götürüp hediye edin.

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

“Jübile” kelimesi, Fransızca jubilé “yaşamda bir kere yapılan kutlama, özellikle ellinci yıl kutlaması” sözcüğünden alıntıdır.

Bizde daha çok sporcular için (genellikle de futbolcular), profesyonel spor hayatını noktalama adına kullanılır.
Rıdvan Dilmen’in jübilesi, Toni Schumacher’in jübile maçı…

Memuriyette jübile “emeklilik” olarak addedilebilinir, o da şu anda yasal mevzuat olarak 65 üst sınır yaşı ile belirlenmiştir.
Değişik hesaplamaları var, gün sayısı-prim sayısı vs ki benim tamamen cahil olduğum konular, ama çok değil, 20-25 sene evvel 39-40 yaşlarında emekli olanları duyuyor-görüyorduk.
Akademisyenlikte bu yaş geçen hafta 72 olarak belirlendi.
Tabi her alanda istisnaları var ve mevcut…

Allah hayırlı uzun ömürler versin, benim ilk lise müdürüm S.Sami Yıldırım Bey şu an 89 yaşında ve hala işinin başında (HAMİŞ: Eğitimcinin emeklisi değil rahmetlisi olur sözü de ona ait).
Talat Sait Halman Hoca 80 küsur yaşında ders anlatırken tahta başında vefat etti.
Oktay Aslanapa hoca 101 yaşına kadar ders verdi.
Halil İnalcık Hoca 100 yaşında, maşallah, hala kitap yazıyor, çalışıyor…

Belki bu noktada iki isimden alıntı uygun düşer.

Yahya Kemal: “İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.”
Yaşar Kemal: “İnsan, düşleɾi öldüğü gün ölüɾ.”

Lakin…
Bir de lakini var…

Bazen, bazı spor adamı-sanatçı-yazar vb. insanların sözlerine-hallerine tevafuk ettikçe…
Dönüp onlara “Senin jübile yaşın/zamanın gelmiş be muhterem.” diyesim geliyor.
Çünkü artık gündemi takip edemiyor, olayları okuyamıyor, hadiselerin satır aralarına vakıf olamıyor…

Zordur ama…
Bari eski zamanlarına hürmeten…
Bari eski güzelliklerine halel getirmeme adına…
Susma, kenara çekilme, fikir beyan etmeme…

Yarın bir gün insanlar tabutunu omuzlara almadan gel bugün biz seni omuzlara alalım…
Şöyle bir tur attıralım…
Ve artık köşene koyalım…
Sen artık sus, içine dön…
Dış yolculuğunu, maddi muhasebeni tamamla…
İç seyahatine, manevi muhasebene ve murakabeye odaklaş…
Vesselam…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print
Silgisi olmayan, bir şekilde kaybeden öğrenciler vardır.
Derste veya imtihanda arkadaşını bundan dolayını rahatsız eden, ulu orta “fazla silgisi olan var mı?” diye bağırıp sınıfın dikkatini dağıtan öğrenciler…
Bir muallim, belki de orada kızmak yerine…
“Silgisiz öğrenci mi olur?” veya “Çık dışarı…” şeklinde bağırmak yerine…
Fotoğrafta görülen şekilde -maksat marka reklamı değil, yanlış anlaşılmasın- toplu olarak uygun fiyata aldığı silgilerden tekini usulca o öğrencinin imtihan kâğıdının üzerine bıraksa…
Biliyorum, ya öbür ders/imtihan vakti herkes silgisiz gelirse diyeceksiniz…
Merak etmeyin, yapmaz gençler…
Hatta ertesi günlerde o silginin yenisinden alıp getirip size verenler de olacaktır, emin olun.
Ama en önemlisi, meseleyi usulünce çözmüş olmanın yanı sıra o öğrencinin gönlünde hiçbir silginin silemeyeceği bir iz bırakmış olacaksınız…
Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Ben abisini tanıyorum…
Aynı meslek ve branş hocası olduğum abisi Abdüssamed Hoca’yı…
İşinin erbabı, mesleğinin hakkını veren ama bütün bunların ötesinde nezaket ve zarafet sahibi bir insan.
Buzdağının görünen ve bilinen kısımları imiş bunlar.
Bir de o devasa görünmeyen, kimselere göstermediği yönleri varmış.
Kardeşinin okul masrafları olmak üzere maddi yüklerinin altına girmesi ve onun gencecik, pırıl pırıl bir doktor olmasına vesile olmak gibi…
Ve işte o doktor Kemal Başdaş, bir trafik kazası neticesinde vefat etti.

Sen, görev yaptığın Dr. Behçet Uz hastanesinden şu veya bu değil o saatte bir kahve içmek için çıkacaksın.
Kaldırımın diğer tarafından değil de bu tarafından, oradaki kahveciye değil de buradakine gitmek üzere yürüyeceksin.
O araba o saatte hızla gelecek.
Buradan da o saniyede bir araç kontrolsüz yola çıkacak.
O hızlı araba o çıkan arabaya o saatte vuracak, savrulacak ve gelip sana çarpacak…
Kader…
Tam da Sezai Karakoç’un dediği gibi;
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır…

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn…
Abdüssamed hocamız başta olmak üzere tüm ailesine, sevenlerine sabırlar diliyoruz.
Merhumun da inşaAllah menzili mübarek, derecatı âli, makamı firdevsi âlâ olsun inşaAllah…

HAMİŞ: Kader, kahve, trafik kazası deyince…
Bir kez daha aklıma Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi’ndeki kader sahnesi geldi.

https://youtu.be/csTlpD5AMIc

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Yahya Efendi, Niyazi-i Mısrî’yi devrin padişahına şikayet edince, Niyazi-i Mısrî bir adaya sürgüne gönderilir.
Bir müddet sonra Yahya Efendi de aynı akıbete uğrar ve aynı adaya sürgün edilir.
Tevafuka bakınız ki; Yahya Efendi, Niyazi-i Mısrî’nin bulunduğu binada bir üst kata yerleştirilir.
Niyazi-i Mısrî, Yahya Efendi’ye:
- Ne haber, der, sen de sürgüne geldin!
Yahya Efendi şöyle bir bakar ve;
- Öyle, ama, der, ben üst kattayım…
Bunun üzerine Niyazi-i Mısrî şu cevabı verir:
- Ne fark eder?! Tebbet sûresi de İhlâs-ı şerifin üstünde. Ama İhlâs-ı şerif Kur’ân-ı Kerim’in üçte birine muadil!

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Pazar sabahı -ama fırına ama yürüyüşe ama kahvaltıya- dışarı çıktığınızda 1 adet gevrek alıyorsunuz.

Malum, İzmir’de simite gevrek, çekirdeğe çiğdem deriz biz…
Her neyse…
Ve o gevreği, yolda gördüğünüz belli bir yaş üzeri kağıt toplayıcısına veriyorsunuz.
Dilenci değil kağıt toplayıcı, çalışan-çabalayan biri…

Genç değil belli yaş üzeri, demek başka çaresi yok, iş vereni yok, işi olsa da ona gücü yok-takati yok.
Usulca eline tutuşturuyorsunuz…
Verdiğiniz 1 tl’lik 1 gevrek…
Aldığınız cümlelere sığmaz dualar, paha biçilmez tebessüm, minnet dolu bakışlar…
Tavsiye ederim…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Ben üzgündüm, ama onlara “Yorgunum” dedim.

Antoine De Saint-Exupéry / Küçük Prens

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Biricik evladının ahlakını teslim ettiği öğretmene bıçak,
Bitanecik annesinin sağlığını emanet ettiği doktora silah çekmek…

Allah aşkına…
Bu neyin kafası, bu neyin anlayışı, bu neyin nesidir yahu?
Gözünü seveyim…
Bu kimin ahlakı, bu kimin çözüm yöntemi, bu kimin nesidir yahu?

Bir kere daha Fethi Gemuhluoğlu…
Bir sefer daha Fethi Abi…


“Ekmeğimizin adı nân-ı azîz idi;
Suyumuzun adı âb-ı leziz idi.
Sokağımız bu sokak,
kasabımız bu kasap değildi.
Akl-ı selim denen bir şey vardı.
İnsanımız hiss-i salim idi.”

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Yer Üsküdar…
Mevsim kış, aylardan Aralık, tarihlerden 24…
Hafif soğuk mu soğuk, bir yandan da kar yağıyor.
Kuruyemişçinin önündeki sıra ise uzadıkça uzuyor.

Kimliklerinde “Dini İslam”, dillerinde “Elhamdüllilah Müslüman’ız” yazanlar yılbaşı alışverişi telaşında…
Derken, lüks bir araba tam da kuruyemişçinin önünde duruyor.
İçinden inen adam, sıraya aldırış etmeden en öne geçiyor ve elindeki listeye göre siparişlerini söylemeye başlıyor…
Tabi bir anda sırada bir dalgalanma, insanlarda bir uğultu ve de huzursuzluk…
Adam, herşeyin farkında kalabalığa döner ve aynen şöyle der:
“Beyler…
Benim adım George, ben Hrıstiyanım. Senede bir gün bayramımız var. Müsaade edin de o gün için rahatça alışverişimizi yapalım.
Biz hiç Ramazan ayında sizin pide kuyruğunuza giriyor muyuz?”

Uğultu yerini sessizliğe, huzursuzluk ise düşünmeye terk ediyor…
Ve insanlar da başları öne eğik birer ikişer sırayı terk ediyor…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

1- 9 rakamına ne eklemelisiniz ki altı olsun? (Hint: Biraz ironik, biraz İngilizce…)

2- Aşağıdaki sorularda sadece bir rakamın yerini değiştirerek eşitliği doğru hale getirin.

a) 102-100=0

b) 62-63=1

3- Size ait olup sizden çok başkalarınca kullanılan şey nedir?

4- Çalışmadan yükselen ve derece elde eden şey nedir?

5- 1990 yılında 15 yaşında olan adam 1995 yılında 10 yaşındadır. Bu nasıl oluyor?

6- Bir eserin telifi kaç yıl sonra sona erer?

7- Sahafta, 1900’lü yılların ilk yarısında yaşamış ünlü bir edebiyatçımızın imzalı şiir kitabını gayet de uygun bir fiyata buldunuz. İçinizi tarifsiz bir sevinç kapladı. Bu kitap, bu imza ve bu fiyat… Ama gerçekte çok ciddi bir şekilde aldatılmak -amiyane tabirle kazıklanmak- üzeresiniz. Neden acaba?

8- Adları “oksimoron” olan 3 eserimizi ve yazarlarını söyler misiniz? Peki, oksimoron deyince duraksadınız. Derste işlemiştik ama yine de ben bir tane örnek vermiş olayım: Ölü Canlar – Gogol.

9- “Yaş 35! Yolun yarısı eder…” diyen şairimizin kendince planladığı ölüm yaşı ile gerçek ölüm yaşının farkının mutlak değeri x olsun. Buna göre aşağıdaki dizide x ve y yi bulunuz.

x, 33, 45, 59, 75, y

10- CD’ler neden 74 dakika uzunluğundadır?

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print
Sayfa: 5 / 35«12345678910»2030...Son »