- Bir harf… Sadece bir harf. ‘a’ yerine ‘o’ dediğin an tebessüm yerini yüz buruşturmaya, deniz aşırı hülyalar yerini yemek masasındaki çorba kâsesi gerçeğine bırakır.

- Çaya, çorbaya çeşni adına limon. Böcek kovmaya doğal yöntem limon. Saçlar için jöle niyetine limon. İşin varken ve de işine geldiği müddetçe baş tacı, öteki zamanlar “limon mu? Iyy…” etiketi. Ayıp, ayıp…

- Edepli Limon… Limon Sıkma Adabı… Elini perde yap, muhatabını limon suyu banyosu yaptırma.

- Gelin limon… Telli, duvaklı süslenen limonları masandan uzak tut. Hijyen değil, uygun değil.

- Vefakâr limon… Her şeyin yenisi, limonun eskisi makbul.

- Soda, limon ve tuz = Churchill. Pek bilinmez ama…

- Yatak limonu… Pek anlamlandırılamaz ama…

- Yatarken ve kalkarken bünyeyi toplama garantili en güzel toplama işlemi: Ilık su+limon+bal…

- Sen hiç limon ağacı gördün mü? Yaprağını kırıp kokladın mı? Hayır mı? Yazık…

- Çocukluğumuzun banko bilmecesi:

“Bir küçücük fıçıcık, içi dolu turşucuk.”

- “Araları bu aralar pek bir limonî…”
İtiraf edeyim, ifade ettiği anlam-kendisi ekşi ama şu “limonî” kelimesi cidden çok afilli…

- Zurnacının karşısında limon şapırdatmak vardır bir de… Tiki olanlara genelde yaptığımız acımasız/anlamsız şaka…

- Kötü Hava Şartları… Korkunç Fırtına… demenin dahi Allah’ın yarattığı şeylere karşı edepsizlik sayılabilme ihtimalinin olduğu bir anlayışta, “limon” dendiği an yüz buruşturmak ve/ya “ayy, ekşi şey” demek hafizanAllah Gayretullah’a dokunabilir…

- Miniminnacık yavrunun büyük bir iştahla ağzını açtığı bir anda, bir dilim limonu ağzına sürtmek suretiyle onun yüz buruşturmasını kahkahalarla izlemek… İnsanoğlu’nun affedilmez suçlarından. Ey yavru, bu keşke senin büyüklerin tarafından ilk ve son aldatılman olsa idi…

- Pazarcı tezgahında limon satış teknikleri:

* Limon değil Niagara Şelalesi bunlar…

* Canını sıkma limon sık…

- Cenazeme gelmeyen düğünüme de gelmesin = Beni limon halimle sevmeyen limonatamı da içmesin.

- “İlimon ektim taşa. Bitmedi kaldı kışa…”
Böyledir Orta Anadolu türküsünün sözleri.
Irmızangillerin ilimon bahçesi…

- Sen ne iyi bir insandın Barış abi…
Nane limon kabuğu bir güzel kaynasın aman
Ha ha ha ha ha içine hatmi çiçeği biraz çörek otu katasın
aman
Ha ha ha ha ha hatta biraz tarçın bir tutam zencefil aman
Ha ha ha ha ha bin derde deva geliyor biraz daha sabret
güzelim
Ha ha ha ha ha hapşu
Çok yaşa
Sende gör
Rahat ve iyi yaşa

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Karne gününün akşamı çocuğumuza kurulmaması gereken cümleler listesi…

- Oh, oh… Şimdi bu karneyi görünce Tunçinan ailesi nasıl da çatlayacak? Onların Mehmet’in 3 zayıfı vardı. Aslan oğlum benim…
- Geçen yıl notların Selma’dan düşüktü. Bu sefer seninki yüksek gelmiş. Üzülme sırası onda.
- Bak sen Emre’den yüksek almışsın. Bir de onun daha zeki olduğunu söylüyordun.
- Seni bilirim. Tamam, şimdi bu notlar yüksek ama buna güvenir, yan gelir yatarsın. Hop, ikinci dönem de notlar çakılır. Bilmem mi ben malımı?
- Şimdilik fena değil… Ama asıl sene sonunda göreceğiz, bakalım yine bu kadar iyi olacak mı notlar.
- Yat, gez, dolaş… Sanki bunları hak edecek bir karne getirdin de…
- Ahmet amcanların Necati’nin karnesini gördüm. Hepsi 95-100. E, ne olacak? Senin gibi hayta hayta gezmedi ki? Oturdu, adam gibi çalıştı.
- Bu kafayla gidersen sen daha çook zayıf getirirsin.
- Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli. Senin gelecek bizim dükkân, net…
- Hanım, Ali… Ben düşündüm, taşındım ve karar verdim. Bu oğlan yarından itibaren marangoz Savaş Abi’nin yanında işe başlıyor. Bu karne, bu notlar… Odun kafa ya, en iyi marangoza yakışır. Sabah 8’de ayakta ol. 15 gün adres belli.
- Naptın tüm gün? Ders çalıştın mı? Kitap okudun mu? Size tatili “yan gel yat Osman, bi dönüm bostan” diye mi öğrettiler?
- Okul zamanı yattın, bari şimdi çalış: Her şeyin ters, her şeyin…
- Karne hediyesi mi? Dövmediğime şükret.
- Ne, bir ders 90 mı? Hepsi 100’müş de… Bana ne? Küçücük bir delik koca gemi batırır. Ne tebrik edeceğim ya?
- Bu aileye yakışmıyorsun.
- Bu soyadını taşıyamıyorsun.
- Bu sülaleye layık değilsin.
- Suç bende… Zamanında şöyle bir dövmedim ki…
- Git, git. Git yine o arkadaşlarının yanına, ne varsa… Ne halin varsa gör. Karışmıyorum artık sana.
- Annende tüm suç. Sen bu hale o getirdi, o şımarttı.
- Yüzün bile kızarmıyor de mi benden karne hediyesi isterken…
- Demek ki biz seni okutmak için paralarımızı boşa akıtmışız.
- Olduğu kadar ya… Benim de lisede 5 zayıfım vardı. Boş ver.
- Bu zayıflar ikinci dönem düzelmez ise bu eve gelme.
- Senin yerinde olsam insan içine çıkmaz 15 gün ders çalışırdım.
- Eserinle gurur duy!
- Sen zaten hep tembeldin, hiçbir zaman ablan gibi olamadın. Bu gidişle olamayacaksın da…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

    * Ve insan için ancak emeğinin karşılığı vardır. Necm/39

    * Kanaat ne tükenmez bir hazinedir.

    * Aktif Sabır… Müşterisini beklerken vakti değerlendirme, kitaba dost, gıybete düşman…

    * İnsanın yeter ki içinde çalışma aşkı olsun, tembellik virüsü olmasın… Böyle insanların asla emeklisi olmaz, olsa olsa rahmetlisi olur.

    * Tezgah başında veya amfide ders anlatırken veya hasta muayene ederken veya sahnede… Allahüâlem, k/mutlu ölüm diye buna denir.

    * Yüze yansır huzur, simaya akseder kanaatkârlık…

    Paylaş / Arkadaşına Gönder:
    • email
    • Facebook
    • Twitter
    • FriendFeed
    • Google Bookmarks
    • Print

    İstediğin her an yeni bir mutfak masası satın alabilirsin ama pastel boya ile resim yaparken o masayı çizen çocuğuna kızarsan, onun içinde öldürdüğün renkli dünyayı bir daha dünyaları versen de temin edemezsin.

    İstediğin her an duvarı boyatabilirsin ama keçeli kalem ile resim yaparken o duvarı çizen çocuğuna kızarsan, onun içinde oluşturduğun hayal kırıklığını bir daha servetler bağışlasan da gideremezsin.

    İstediğin her an yeni bir vazo alabilirsin ama top oynarken o vazoyu kıran çocuğuna bağırırsan, onun senden duyduğu soğukluğu bir daha en pahalı hediyeleri alsan da izale edemezsin.

    Unutma…

    Duvar, masa, vazo…
    Telefon, televizyon, çiçek…
    Bunlar “lastik toplardır”

    Düştü mü zıplar.
    Bunları bir ömür boyu şu veya bu şekilde temin etme/satın alma şansın var.

    Ama…

    Sevgi, güven, hayal dünyası…
    Mutluluk, sıcaklık, ümit…
    Bunlar “cam toplardır”

    Düştü mü kırılır.
    Bunları bir ömür boyu şu veya bu şekilde temin etme/satın alma şansın olmaz.

    Paylaş / Arkadaşına Gönder:
    • email
    • Facebook
    • Twitter
    • FriendFeed
    • Google Bookmarks
    • Print

    Unutma…
    Hiç kimsenin aynı anda, aynı zamanda, aynı şartta mutlu ve memnun olması diye bir şey yoktur.

    Kar yağınca, lastikler için kar zinciri satan Murtaza abi ile okulları tatil olan Hasan ile Zeynep sevinir amma otobüs şoförü Necdet amca ile hasta annesi ile köyde mahsur kalan Hatice teyze üzülür.

    Yağmur yağınca, şemsiye satan Bayram bey ile çiftçi Vehbi amca sevinir amma bodrum katında oturan kapıcı Niyazi ağabey ile sokakta simit satan genç Mehmet üzülür.

    Güneş açınca, çatısına güneş enerji paneli taktıran Sadık ailesi ile halı saha işletmecisi Kaya ailesi sevinir amma fırında ekmek pişiren emmioğlu ile tarlada buğday biçen Irmızangiller ailesi üzülür.
    Bunlar misal…

    Sen de…
    Herkesi memnun edeceğim diye…

    Beyhude çaba sarf etme, nafile amel işleme.
    Şahsiyetini eğip bükme, sözünü kesip biçme.

    Vicdanına danış.
    Rabbine iltica et.
    Onların ilham ettiğini/dile getirdiğini ifade et, ifade ettiğini yaşa, yaşadığını dile getir…

    Paylaş / Arkadaşına Gönder:
    • email
    • Facebook
    • Twitter
    • FriendFeed
    • Google Bookmarks
    • Print

    - Baba, beni parka götürür müsün?
    - Olmaz, bi Pazar’ım var. Dışarı çıkamam.

    - Baba, isim-şehir-hayvan oynayalım mı?
    - Olmaz, bi Pazar’ım var. Gazete okuyorum.

    - Baba, koridorda benimle top oynar mısın?
    - Olmaz, bi Pazar’ım var. Maç seyrediyorum şimdi.

    - Hanım, bu oğlanın sesi çıkmıyor. Nerde bu? Neee, bilgisayar mı oynuyor? Şimdi gösteririm ben ona, bilgisayar oynamak da ne demekmiş… Bir fırsatını bulsun, hemen oturuyor onun başına! Ahmet! Kapatıyor musun onu yoksa ben mi kapatayım? Heey, sana diyorum. Kırdırma… Önce onu, sonra kafanı…

    Paylaş / Arkadaşına Gönder:
    • email
    • Facebook
    • Twitter
    • FriendFeed
    • Google Bookmarks
    • Print

    Cemal Süreya böyle döker kâğıda hissiyatını…

    Benim babam öldü.
    Daha kimin ne olduğunu tam bilmediğim yaştaydım.
    Daha neyin nasıl olduğunu tam bilmediğim yastaydım.

    Sonradan sonraya acısını tattım.
    Sonradan sonraya yokluğunu yaşadım.

    Benim annem öldü.
    Artık kimin ne olduğunu tam bildiğim yaştaydım.
    Artık neyin nasıl olduğunu tam bildiğim yastaydım.

    Sıcağı sıcağına acısını tattım.
    Sıcağı sıcağına yokluğunu yaşadım.

    Bir gün eşini kaybeden bir hocam oldu.
    Cami kalabalıktı, kabristan kabalıktı.
    Bir gün eşini kaybeden bir hocam oldu.
    Evi ıssız kaldı, gönlü yalnız kaldı.

    Soramadım.
    Ama tahayyül ettim.

    Artık akşam eve geldiğinde zili çalamayacaktı.
    Artık sabah evden çıktığında “Allahaısmarladık” diyemeyecekti.

    Artık hasta olduğunda “Buyur tavuk sulu çorban bey” ile ikram edeni olmayacaktı.
    Artık posta geldiğinde “Buyur mektubunu bey” ile uzatanı olmayacaktı.

    Artık telefon defterinin ilk girişinde onun ismi olmayacaktı.
    Artık fotoğraf albümünün ilk sayfasında onun fotoğrafı olmayacaktı.

    Artık bir düğüne gittiğinde “bir de aile fotoğrafı alalım” diyen fotoğrafçıya diyeceği olmayacaktı.
    Artık bir yemeğe gittiğinde “hanımefendi karşınıza mı oturur” diyen garsona söyleyeceği olmayacaktı.

    Ah o zili çalamamak yok mu…
    Ah o eve anahtar ile girmek yok mu…

    Muhtemelen evi ısıtanın kalorifer, şenlendirenin televizyon, seslendirenin gramofon olmadığını anlamak yok mu…

    Rahmetli ninem “Erkek arkaya kalmayacak. Kadın bir türlü işini halleder, olmadı bir o evladında bir bu evladında kalır ama erkek yapamaz. Yok, yok… Rabbim, beni Hasan’dan evvel al yanına.” derdi.
    Ninemin de duası kabul oldu, her vakit bunu duyan annem de onun duası üzerine arkaya kaldı.

    Sahi…
    Sizin hiç eşiniz öldü mü?
    Benim hocamın bir kere öldü.

    Paylaş / Arkadaşına Gönder:
    • email
    • Facebook
    • Twitter
    • FriendFeed
    • Google Bookmarks
    • Print

    “Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan”
    diye bir şarkı vardı, ilkokul sıralarında söylediğimiz…
    “Bugün 1 Ocak, derin uyuyor insan”
    ise, sabah boş ve loş sokakları gezerken benim uydurduğum bir mısra…
    Yollar bomboş, ıssız, sessiz…
    Belli ki “Yeni yıla nasıl girersen tüm yıl öyle geçer” hurafesine binaen, millet o saatte ayakta idi.
    Ve yine bu hurafeye göre, o vakitte uykuda olan benim tüm yılım uykuda geçecek.
    O, bu değil…
    Onu, bunu bilmem…
    Efendimiz (sav) insanları ikaz etmiş, yaşadıkları hayata dikkat çekmiş ve hadis olması tenkit edilse de, hadîs diye rivayet edilen ve hadis ölçüsünde bir gerçeği ifade eden “Nasıl yaşarsanız öyle ölür ve nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz.” sözleri benim deniz fenerim…
    Hayat belli bir yaştan sonra “sanal ve yapmacık devekuşu adetleri” ile teselli olunamayacak kadar gerçek olduğunu haykırıyor sana, her daim…
    Önümde gazete…
    2015′te ölenler listesi:
    Zeki Alasya, Yaşar Kemal, Kayahan, Memduh Ün, Müzeyyen Senar, Erol Büyükburç, Sümer Tilmaç, Levent Kırca…
    Kulağımda sala…
    Birazdan kadim dost Hüseyin Adak Hocamızın eşini ebedi istirahatgahına uğurlayacağız.
    Sevdiğim sözdür…
    “Falanca kişiye havadan nem kapıyor diyorlar, ona ruhum feda olsun. Ya yağmur altında ıslanmayanlara ne demeli?”
    Buradan müphem…
    Diyeceğim o ki…
    Aylar süren kış uykusuna yatan ayıları, kirpileri, kaplumbağaları görür-duyar da ayıplar, garipseriz…
    İyi de; seneler boyunca hatta bir ömür kış uykusuna yatan insanlara ne demeli?
    Allah akıbetimizi hayr etsin efendim…

    Paylaş / Arkadaşına Gönder:
    • email
    • Facebook
    • Twitter
    • FriendFeed
    • Google Bookmarks
    • Print

    Takvim yaprakları senenin ilk gününü gösterirken, merhum bilge kral Aliya İzzetbegoviç’in sözleri ışığında muhasebe zamanı…

    “Müslümanların hızla artan büyük nüfusuyla övünmemiz, bana şişmanlığıyla övünen ve aldığı yeni kilolardan haz duyan bir adamı hatırlatıyor.
    Ruhumuza, akılımıza ve başarılarımıza vurgu yapmaya ne zaman başlayacağız?
    Küçük ve kırılgan bir insanda bile insanlığa katkıda bulunabilecek büyük bir ruh bulunabilir.
    Gücümüz, bilimimiz, edebiyatımız nerede?
    Nerede buluşlarımız, küllî iyiliğe katkılarımız?”

    Paylaş / Arkadaşına Gönder:
    • email
    • Facebook
    • Twitter
    • FriendFeed
    • Google Bookmarks
    • Print

    Senenin son günü…
    Yine ardı ardına benzer yazılar, sözler, tavsiyeler:
    “Gün, bir seneyi film şeridi gibi gözünün önünden geçirme günüdür…”
    “Bugün, şöyle dön de bir ardına bak. İyilik-kötülük, sevap-günah çeteleni çıkar…”
    “Azizim, Ocak ayından başla bir bak bakalım ahvaline. Neyi doğru neyi yanlış yapmışsın?”

    “Bu yıl… Senin keşke’lerin, iyi ki’lerin neler?”
    Sevdiğim bir sözdür…
    “Namaz beş vakit, lâkin ahlâk ise yirmi dört saat farzdır.”
    Gelin günün hatırına -modaya uymak olarak addedilmesin ama- biz de bu sözü uyarlayalım:
    “Şirketlerin hesaplarını ve sayımlarını her sene sonunda, lâkin şahsın kendi iç muhasebesini ise 365 gün 7/24 saat yapması elzemdir.”

    Paylaş / Arkadaşına Gönder:
    • email
    • Facebook
    • Twitter
    • FriendFeed
    • Google Bookmarks
    • Print
    Sayfa: 4 / 35«12345678910»2030...Son »