Malum tepkidir…
Sosyal medyada “yenilen-içilen” şeyler paylaşıldığında hemen bir güruh ses yükseltir:
- Ayıp, yiyeni var yiyemeyeni var.
- Utanın, olanı var olmayanı var.

Bilindik tepkidir…
Facebook, Twitter veya Instagram âleminde “gezilen-tozulan” yerler paylaşıldığında hemen bir kesim ses verir:
- Yuh diyorum, gideni var gidemeyeni var.
- Şık değil, göreni var göremeyeni var.

Bu kısımların yorumu size ait.
Ben ise işin başka kısmındayım.
Ara ara bu mecralarda “mesut insanlar fotoğrafhanesi” çekimlerine rastladıkça, aile boyu karelere tesadüf ettikçe…
İçimi bir kasvet, yüreğimi bir hüzün kaplıyor.
Yaz günü hazanı, sıcakta kış gününü yaşıyorum.
Öyle ya…
Ailesinin yanında olan var olamayan var.
Evladına sarılan var sarılamayan var.
Çocuğunun mezuniyetinde, eşinin doğum gününde bulunabilen var bulunamayan var.
Nokta.

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Azot, dünya atmosferinin yaklaşık %78’ini oluşturan bir gazdır ve tüm canlıların dokularında bulunmaktadır.
Hidrojen, evren kütlesinin %75′ini oluşturan bir gazdır ve evrende en çok bulunan elementtir.
İkisinin birleşiminden oluşan amonyak ise canlılar için zehirli bir maddedir.

Huzur; insanın zor zamanında gözünün, dar vaktinde yüreğinin aradığı limandır.
Ev; insanın iş dünyasından bedenini, dış dünyadan ruhunu tecrit ettiği beldedir.
Lakin; bu iki kelimenin birleşiminden oluşan “huzurevi” kendi olmayasıca, adı batasıca zehirli bir yerdir.

Kahve; içimi hoş, damaktaki tadı lâtif asil bir içecektir.
Hane; havası loş, yürekteki sürûru tarifsiz kutsal bir mekandır.
Lakin; bu iki kelimenin birleşiminden oluşan “kahvehane” nice aile müessesesini yıkan, onca ev masumiyetini iğfal eden zehirli bir mekandır.

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Şair der ki…
“Çay dersem çık.
Kahve dersem çıkma.
Çay olursan ömürlük olursun.
Kahveyle sadece kırk yılı bulursun.”

Şakir der ki…
“Çay canan’dır.
Çay sohbet’tir.
Çay sohbet-i canan’dır.
Elbette kahveye haksızlık etmemek gerekir, muhakkak ki onun yeri ayrıdır.
Lâkin bize de en güzel çay yakışır.
Çünkü…
Kahve anı’dır, hatıralar eşliğinde içilir.
Çay an’dır, hayaller eşliğinde içilir.
Kahve telvedir, velvele istemez.
Çay demdir, demdeme istemez.”

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Survivor, lügat anlamı itibariyle “bir kazadan sağ olarak kurtulan kimse, başkasının ölümünden sonra hayatta kalan kişi” anlamlarına gelir.

Dün gece “bizim survivor” rating rekoru kırmış, halkımız en çok onu izlemiş.

Yorumsuz demekten öte bir şey söylemek mümkün mü?
Sözün bittiği yer demekten öte bir şey dillendirmek kâbil mi?

Anlayamadığım…
Bu nasıl bir halet-i ruhiyedir ki…
Bu nasıl bir vicdandır/vicdansızlıktır ki…
Bu nasıl bir ahlak tutulmasıdır ki…
Bu nasıl bir kalb kararmasıdır ki…

Sen kalk bir yandan televizyon ekranında “survivor” izle, öte yandan da cep telefonu ekranına “37 ölü 75 milyon yaralı” yazarak ağıtlar yak…

Sen kalk bir yandan heyecanla yarışmayı kim kazanacak diye bekle, öte yandan aralarda da twitter’da hashtaglar ile “bir şey yok paylaşacak acıdan başka” im(z)alı timsah gözyaşları dök…

Sen kalk bir yandan sıcak evinde, rahat koltuğunda ünlü-gönüllü naraları at, öte yandan reklam arası haberlere bakıp, b/ilgilenip, facebook’da boy boy “ateş düştüğü yeri değil her yeri yakar” sloganları paylaş…

Demek ki, lügatta “sağ kalan kişi” anlamına gelen survivor, biz de “ruhen ölü-kalben mevta” anlamlarına geliyormuş.

Yazık…
Ayıp…
Üzücü…
Utanç verici…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Kenan Işık…
Evvelan, Allah şifalar versin.
Saniyen, kimse çekmedi Münir Özkul ile Kenan Işık’ın şu hal ve had bilmezlerden çektiğini…
Gün geçmiyor ki, “usta oyuncumuzu/sunucumuzu kaybettik” ibaresi twitter’da TT olmasın…
Ay geçmiyor ki, “Hababam Sınıfı’nın Kel Mahmut’u/Dadı dizisinin Ömer Giritli’si ruhuna Fatiha” niyazı facebook’da dolaşmasın…
Tekrar ile, her ikisine de hayırlı uzun ömürler dileyelim ve bugünlük projektörümüzü Münir Özkul üzerinden çekip Kenan Işık’a tutalım…
2 yıl önce saunadan çıktıktan sonra düşüp beyin kanaması geçiren ve o günden beri komada olan Kenan Işık’tan sevenlerini mutlu edecek güzel haber bir türlü gelmedi…
Tıpkı 2013 yılı sonunda geçirdiği kayak kazasının ardından komaya giren ve o günden bu yana durumunda hiçbir değişiklik olmayan efsanevi F1 pilotu Michael Schumacher gibi…
Kader…
Devlet Demiryollarından emekli bir memurun çocuğu olan Kenan Işık, ortaokul öğrenimini gerçekleştirdiği dönemde Malatya Halkevi’nde amatör tiyatro yapmaya başlar.
1973 yılında dışarıdan sınavlara girerek “Devlet Tiyatrosu” sanatçısı unvanını alan Işık, bu kurumda uzun yıllar oyuncu, yönetmen ve oyun yazarı olarak görev yapar.
Çeşitli gazete ve dergilerde “Kültür ve Sanat” üzerine yazar, köşe yazarlığı yapar.
Profesyonel tiyatro yaşamında 100 yakın oyunda yazar ve/ya yönetmen ya da oyuncu olarak yer alır.
Elbette ki çoğumuzun kendisi ile tanışmamız televizyon ekranlarının fenomen programları arasında yer alan “Kіm 500 Bіn İster”‘ değişen yeni adıyla “Kim Milyonеr Olmak İster” yarışması ile olmuştu.
Yılların emeği, senelerin zorlukları…
Tam meyve almaya başladığı zaman…
Tam her şeyin zahiren güzel gittiği an…
Kader, dedik…
Sezai Karakoç üstad kadar veciz ifade edemesek de…
“Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır.
Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır.”

Benim elimde bugün yazarın “Araf Yazıları” adlı eseri var.

2002 yılında basılmış, “İyi Adam” yayınevi tarafından.
Ben de 10 sene kadar önce almış okumuşum.
Bugün merak ettim, ya dedim, acaba kaçıncı baskıda, fiyatı nedir diye…
Girdim, baktım, üzüldüm.
Kitapların ve yazarların kaçınılmaz sonu…
İlk olarak kitabınız az satmaya başlar, ardından kitap satış siteleri kitabınızın fiyatında müthiş! indirim yapar (Kenan Işık’ın kitabındaki %72 indirim gibi) ve en sonunda da “Satış Dışı” ibaresi konulur.
Araf Yazıları’nda bir ilave daha olmuş, yayınevi kapanmış.

Üzüldüm…
Yazardan önce kitabının ölmesine…
“Yazar mezara eseri mezata” ifadesinin çok önce gerçekleşmesine…
Uzayacak yazı, zaten başta da “I” ibaresini görmüşsünüzdür…
Yazının devamı olacak, “II” si yani…
Ben sizi bu kitabın başında yer alan “Epigraf” ile baş başa bırakıyorum bu yazılık…
Muhabbetle efendim…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

İzmir Mithatpaşa Hamidiye Cami…

Çıkış kapısının üzerindeki levha:

“Camide Kazandığını Dışarıda Kaybetme”

İlk görür görmez aklıma gelen, bu aralar sıkça tekrar ettiğim bir söz oldu:
“Elinle yaptığı hayrı dilinle ziyan etme”
Akabinde bir müddet düşününce, camii çıkışındaki sözü farklı/yanlış yorumlayan insanlar olduğunu farkettim.
Mabed içerisinde, cami avlusunda alabildiğine hâkperest, olabildiğine saygılı…
Mabed dışında, avlu kapısı çıkışında alabildiğine makyevalist, olabildiğine menfaatperest…
Gece ile gündüz kadar farklı.
Siyah ile beyaz kadar abartılı.
Sanki “kazanma kuşağı” sadece cami içerisi…
Sanki “sevap durağı” sadece mabed kubbesi…
Nereden ve nasıl geldi ise gönlüme, yerleşiverdi dilime:
“Namaz 5 vakit, ahlâk ise 24 saat farzdır.”
Ardından, bu sefer gönlüme doğan Necip Fazıl’ın sözü oldu…
Avludan çıkarken ruhuna bir fâtiha ile üstadı bir kez daha andım, üstadı bir kere daha anladım:
“Namaz camiden çıkınca, Hac Mekke’den dönünce, Ramazan oruç bitince başlar…”

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Kadim dost Tamer Çevik, geçtiğimiz Aralık ayında ruhunun ufkuna yürüyen abisi için okutulacak mevlit ile ilgili bir paylaşımda bulunmuş.
Uzunca bir toprak yığını, bembeyaz karlarla kaplanmış…

Bir diğer karede de ağızlarında fatiha, gönüllerinde hüzün, anne ve baba…

Merhum Ramazan Bey’in saçlarına düşen akları gösteren bir fotoğraf, mütebessim…

Ve son bir kare…
Düne kadar kendisini kucağında taşıyan ama artık yanında olmayan babasının “o” fotoğrafını kucağında taşıyan evladın karesi…

Rikkatime dokundu…
Hayat, dedim…
Beyaz bir örtü içinde veriyorlar seni anne ile babanın kucağına, doğumunun hemen akabinde…
Sonra beyaz kundaklara sarıyorlar.
Beyaz önce saçlarına düşüyor, sonra sakallarına…
Olacak o kadar tabi…
Hem kar önce yüksek tepelere düşer zaviyesinden hem de saçın sakala göre yaşça büyüklüğü, çok yaşamışlığı olması açısından…
Allah nasip ederse; umre, hac ziyaretleri…
Bembeyaz ihramlar…
Sonra hastalandığında hastanede önce altına beyaz çarşaf seriyorlar ve emri hak vaki olunca da üstüne çekiliyor o beyaz çarşaf…
Bir mermer, bembeyaz…
Önce gasilhanede, sonra cami avlusunda…
Ve bembeyaz bir kefen.
Dünyalık adına son giysi.
Asli yurduna emanet edilme.
Ve kabrinin üzerine yağan karlar…
İnşaAllah tüm ümmet-i Muhammed’in kabrinin içi de pür nûr olur, ötelerde yüzümüz akça olur…
Tekrar ile…
Allah gani gani rahmet eylesin…
Başta Ramazan Bey’in, tüm ölmüşlerimizin ruhlarına birer Fatiha hediye eyleyelim.
Menzilleri mübarek, derecatları âli, makamları firdevsi âlâ olsun inşaAllah…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

“Manzarası olsun evin. Dağ, orman, park, deniz farketmez… Ama muhakkak dalıp gidilecek, saatlerce göz dikilecek manzarası olsun.”
“Ne romantik, duygu yüklü çift…” diye düşündü emlakçı…
Bilmiyordu ki, çiftin birbirlerinin yüzlerine bakmaya cesaretleri, göz göze gelmeye tahammülleri yoktu.
Manzaralı ev ısrarları ondandı…

“Saatlerce durmadan dönsün plak. Klasik, slow, yerli, yabancı farketmez… Ama muhakkak dalıp gidilecek, saatlerce kulak verilecek müziği olsun.”
“Ne hassas, ince ruhlu çift…” diye düşündü plakçı…
Bilmiyordu ki, çiftin birbirlerini dinlemeye cesaretleri, kulak vermeye tahammülleri yoktu.
Kesintisiz müzik ısrarları ondandı…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Öğrencilerime müteaddit seferler sormuşumdur “bonus sorusu” olarak…
‘t harfi’ ile ‘ölüm” arasındaki benzerlik nedir?
İtirâf etmeliyim, ilk bakışta çok da anlamlı bir soru gibi gözükmüyor ve de doğrudan bir bağlantı kurulamıyor.
Her neyse, konumuz direk bu olmadığı için daha fazla da merakta bırakmayayım sizi…
El-cevab; ikisi de “hayat”ın sonunda yer alır.
‘t’ harfinin böyle muzip şakaları olsa da, sebebini tam olarak izah edemediğim bir şekilde bu harf bana genelde hep hüznü çağrıştırmıştır.
Belki de, ‘vefa’ gibi güzel bir kelimenin sonuna gelerek onu ‘vefat’ şekline çevirmesindendir, kim bilir…
Vefa ve vefat…
Vefat’tan önce vefa gelir, gelmelidir.
Sahi, öyle mi peki?
Biraz daha sabrınızın sınırlarını zorlayacağım.
Buyrun lütfen, buyrun çekinmeyin…

10 yıl kadar şarkıcılık yaptı.
300’ü aşkın sinema filminde oynadı. 70’e yakın televizyon dizisinde rol aldı.
Altın koza ödülünü kazandı.
Sayısız röportaj verdi, gazeteciler (o zaman daha adları paparazzi değildi galiba) peşinden koştu, basında yıllarca yer aldı.
Sonra…
Yaşlanmış, rahatsızlanmış, hastaneye kaldırılmış ve vefat etmiş.
Dikkat ederseniz artık bu kısımlar -miş’li geçmiş zamanda…
Çünkü bunları bilen, takip eden, yazan yok…
Ve…
Kimselerin haberi olmayınca, günler sonra bir sanatçı arkadaşı Twitter’dan paylaşmış. Onun da cenazeye katılıp katılmadığı meçhul, ifadelerinden anlaşıldığına göre:
“Ölüm haberlerini hep benden duyuyorsunuz diye bu sefer yazmadım. Ancak duyulmayınca içime hicran oldu ve bugün yazmak istedim. Yeşilçam’ın usta oyuncularından Ülkü Ülker’i 31 Ocak 2016 Pazar günü kaybettik ve Ümraniye merkez Camii’nden 1 Şubat ikindi namazı sonrası Ihlamurkuyu Mezarlığı’na defnedildi. Mekanı cennet olsun inşallah.”
Ülkü, Erol, Aydan, Tomris…
Sanatçı, futbolcu, şarkıcı, artist…
Ödüller, plaketler, rekorlar, dekorlar…
Tiyatro sahnesi, futbol sahası, film platosu…
Nam, san, ünvan…
Hepsi ama hepsi değişebilir…
Değişmeyen tek husus -istisnalar hariç tiyatronun son perdesi, maçın skoru, filmin final sahnesi…
Önce; futbol saha aydınlatmaları, tiyatro sahne neonları, film kamera ışıkları bir bir sönmeye başlıyor.
Ardından etrafındakiler bir bir kaybolmaya/kaçışmaya başlıyor.
Ve gözlerini bir açıyorsun ki, bir başına kala kalmışsın!
Yanan, sadece evinin gece lambası…
O da varsa…
Ya yoksa?
O vakit, ya sokak direğinin puslu lambası ya da huzurevi odasının loş ampülü…
Ardından; yalnızlık, pişmanlık, muhasebe, beş parasızlık…
Ve beklenen son.
Belki de beklediği son.

Tevafuk, bu sabah da İstanbul Vefa semtine adını veren Ebûl Vefa Hazretlerinden bir menkıbe paylaşmıştık.
Bu vesile, tekrar yâd etmiş olduk, hatırlamış olduk…
Neyi mi?
Vefa’nın İstanbul’da bir semt olduğunu…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

“Şiddetli fırtınada bir ağacın önünde durup yüksek dallarına baktığınızda devrileceğine yemin edebilirsiniz ama gövdesine bakıp sarılırsanız ne kadar sağlam olduğunu görür ve dayanmaya devam edersiniz…”

12 dalda Oscar’a aday olan, Leonardo Di Caprio’nun başrolünü oynadığı Revenant (Diriliş) filminden bir replik…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print
Sayfa: 3 / 35«12345678910»2030...Son »