Babalar günü gelir, evlad: “Başta can babam olmak üzere tüm babaların gününü kutlar, …”
Öğretmenler günü gelir, talebe: “Başta vefakâr öğretmenim olmak üzere tüm öğretmenlerin gününü tebrik eder, …”
TEOG, LYS günü gelir, öğretmen: “Başta canım öğrencilerim olmak üzere tüm öğrencilere başarılar …”
Bayram gelir, vatandaş: “Başta aziz milletim olmak üzere tüm İslam âleminin bayramını tebrik eder, …”
Bence, bencilce…
İrite edici, rahatsızlık verici…
“Önce can, sonra canan” mealinde bir durum…
Ben bu durumun sadece uçaklardaki acil durumlarda oksijen maskesi kullanım zamanlarında olduğunu zannederdim…
Ve düşüncemde hâlâ sabit-kademim, öyle de kalmalı…

Baba-Babam ikilisi arasında bir harften ve de iyelik ekinden çok fazlası,
Babam-Benim babam ikilisi arasında da beş harften ve de zamirden çok ötesi vardır.

Bir müdür, makamından 1 gün ayrıldığında işler aksıyorsa, hem müdürde hem de o işletmede problem vardır.
Bir müdür, makamından 1 haftalığına ayrıldığında işler aksamıyorsa, yine hem o müdürde hem de o işletmede problem vardır.
Bir baba, evinden 1 gün ayrıldığında çocuğu gözyaşları ile hep onu sayıklıyor ve arıyorsa, hem o babada hem de o ailede problem vardır.
Bir baba, evinden 1 hafta ayrıldığında çocuğu hiç onun adını telaffuz etmiyor ve özlemiyorsa, yine hem o babada hem de o ailede problem vardır.

(Gündüz Vassaf’tan / Maden İşçisinin Eşi-Oğlu diyalogu)
“Anne üşüyorum, sobayı yakamaz mısın?”
“Kömürümüz yok oğlum.”
“Neden?”
“Çünkü paramız yok.”
“Neden?”
“Çünkü babanı işten çıkardılar.”
“Neden?”
“Çünkü fazla kömür var.”

(Babam ve Oğlum’dan)
“Baba, insan büyüyünce hayalleri küçülür mü?”

(Hulusi Kentmen’den)
“Yıllarca hep zengin, fabrikatör baba rolünü oynadım. İşin en acıklı kısmı ise bütün gün zengin baba rolünü oynayıp çekim bitiminde eve gitmek için soğukta, köşedeki durakta dolmuş beklemem olmuştur.”

(Baba filminden)
“Ailesiyle vakit geçirmeyen adam gerçek bir adam değildir…”

(Nazan Bekiroğlu’ndan)
Belki de bunca çatışmanın kaynağı bir “görme bozukluğu..” Baba oğulda geçmişini görürken, oğul babasında geleceğini görmemektedir. Gençlik bilse, ihtiyarlık yapabilse, babalar tarafından bu acıyla söylenmiş olmalı. Ama yine de, her oğulun bir gün aynada göreceği babasının yüzünden başkası değildir.

(Ali Lidar’dan)
Ama ne olursa olsun bir çocuk için dünyanın en güven veren ve kendini en güçlü hissettiren hissi babanın bir şekilde eve gelmesidir. Babaları eve gel-e-meyen tüm oğullar ne demek istediğimi çok iyi bilir!

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

(Çek bir genç)
“Hırvatistan karşısında 2-0 mağlup idik. Bir kola içip geldim. 2 gol atmışız, 2-2 olmuş…”
(Türk bir amca)
“İspanya karşısında skor 0-0 idi. Bir teravih namazı kıldım geldim. 3 gol yemişiz, 0-3 olmuş…”

Tercüman Fatih Terim’in beyanatını İngilizceye çevirmedi ya, morali bozuldu onun. Güneş çarığa, çarık ayağa… Suçlu, tercüman; net…

“Kötüydük, yenildik, özür dileriz.” demek… Zor olmasa gerek, polemiğe girmeden, başkasını suçlamadan…

Turnuvada şu ana kadarki en farklı mağlubiyeti alan takım olduk.

Arda’nın Türk taraftarlarca ıslıklanması, İspanyol taraftarlarca alkışlanmasının hatıra düşürdüğü (ve maalesef bizim adımıza ne büyük utanç…)

“1990 Dünya Kupası İtalya’da yapıldı. Yarı final Armando’nun ikinci evi Napoli’deydi. San Paolo Stadı İtalya-Arjantin kapışmasına ev sahne oldu.
Maçtan bir gün önce Maradona’nın ağzından dökülen sözler Napoli halkını kendi yanına çekmek için tam bir duygusal kışkırtmaydı:
“Hayatınızın 364 günü İtalya’yı ve milli takımınızı tutabilirsiniz. Ama gelin bir günlüğüne benim dediğimi yapın. Yarın, ne olur beni ve Arjantin’i destekleyin”
Ve Diego baştan çıkaran bu söylemiyle stattaki İtalyanların yarısından fazlasını yanına çekti.”

Tevazu, tevazu, ille de tevazu…
Mesele o forma-bu forma değil, mesele o renk-bu renk değil; mesele “alçakgönüllülük formasını” giymek…

Bir Türk atasözü: Artık önümüzdeki maçlara bakacağız.

Her şey; Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’ye “Osmanlı İmparatorluğu”, Fatih Terim’e “İmparator” dediğimiz gün başladı…

Bazı maçlar, bazı sınavlar vardır. “Bitse de gitsek/çıksak dersin.” Zil sesi, hakem düdüğü kulağına öyle hoş gelir ki… Bu akşam olduğu gibi…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Çocuğunun;

Fizik notu düşük diye hayıflanma…
Allah bana ne güzel fiziğe sahip bir evlat nasip etmiş diye şükret.

Kimya notu yüksek değil diye üzülme…
Allah bana ne güzel ruh kimyasına sahip bir evlat nasip etmiş diye şükret.

Din Kültürü notu 100 değil diye kızma…
Allah bana ne güzel dini hassasiyeti olan bir evlat nasip etmiş diye şükret.

Psikoloji notu düşük diye kaş çatma…
Allah bana psikolojisi bozuk olmayan bir evlat nasip etmiş diye şükret.

İngilizcesi orta diye kederlenme…
Allah bana beni hiçbir lisanda ifade edilemeyecek şekilde seven ve hiçbir dilde anlatılamayacak şekilde sayan bir evlat nasip etmiş diye şükret.

Matematiği zayıf diye azarlama…
Allah bana yüreğinde sonsuz iyilik aşkı olan ve evrensel kümesi içerisinde ahlaksız hiçbir şeyi bulunmayan bir evlat nasip etmiş diye şükret.

Edebiyat notu eksik diye paylama…
Allah bana “edeb ya Hû” düsturu üzerine bir hayat süren ve e-d-b (eline-diline-beline) üçlüsüne sahip bir evlat nasip etmiş diye şükret.

Tarih dersi notu tam puan değil diye yüz ekşitme…
Allah bana ecdadına hürmetli ve tarihine ve tarihi şahsiyetlere minnettar bir evlat nasip etmiş diye şükret.

Coğrafya notu seni tatmin etmiyor diye küsme…
Ülkesini, şehrini, mahallesini delice seven bir evlat nasip etmiş diye şükret…

İyisi mi…
Kızma, kırma, azarlama, paylama…
Şükret, sev, tebessüm et, sarıl…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Ak sakallı dedeciğim, beyaz takkeli beyamcacığım…
Ak yazmalı nineciğim, beyaz seccadeli teyzeciğim…

Kıyam ve kıraat ile aldığın hasenatı, o günahsız sabilerin gönlünü yaralayarak kaybetme…
Rükû ve secden ile kazandığın sevabı, o masum çocukların şevkini kırarak kaybetme…

Çocuktur…
Bırak uzansın yatsın, elleme tespihler ile oynasın.
Çocuktur…
Ses etme fısıldaşsın, kaş çatma koşuştursun…

Bir bağrışa gönül koyar.
Bir kızmaya dudak büker.
Bir azara küser.

Boyun büken çiçek misali, güneşten yüz çeviren bitki misali…
Boynu bükük çıkar bu mescidden, yüz çeviri o mabedden…
Ve sen ne bu vebali kaldırabilirsin, ne de o yükü taşıyabilirsin…
Bir bakmışsın, dilinde -hafizanAllah- mesnevî şârihi Tâhir-ül Mevlevî’nin “Ağır Yük” şiirinin mısraları…

“Eli boş varılmaz varılan yere,
Boş gelmedim ya Râb, ben suç getirdim.
Dağlar çekemezken o ağır yükü,
İki kat sırtımda pek güç getirdim.”

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

- Derviş baba, hayat nicedir?
- Hayat bilmecedir. Attığın her adım bir hece. Çözene gündüz, çözemeyene gece…

- Peki ya huzur ve mutluluk nedir?
- Huzur ve mutluluk, inandığın yolda inandığın kişiyle beraber yürümektir.

- Bu arada, Allah’la aran nasıl?
- Nasıl olsun oğul, hep onun dediği oluyor.

- Son sorum derviş baba, Ramazan bizden memnun gidiyor mu?
- Evlad, o nice sual? Bizden memnun kalmasa, her sene on gün önce gelir mi hiç?

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

İşini profesyonelce yaparsan, hiçbir zaman “ben oldum” demezsen, hayalini ve heyecanını bir an olsun bile kaybetmezsen, rakibine saygı duyarsan, çalıştığın insanlar sana güvenirse, galibiyette mütevazı-mağlubiyette ders çıkarıcı olursan, insan psikolojisini tahlil eder-zor maçların atmosferini tartarsan, başarının asla tesadüf olmadığını ispat edersen, kısaca Želimir Željko Obradović olursan…

Sen de bir başarı hikâyesinin yazarı,
sen de bir şampiyonluk öyküsünün mimarı olabilirsin…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Dayak atarak dersini sevdiren öğretmen…
Tokat atarak sözünü dinleten anne…
Korkutarak dini yaşatan imam…
Hakaret ederek namaza âşık eden hoca…
Görmedim, tanımadım, okumadım.
Çünkü bu fıtrata ters…
Gönle girerek, sevdirerek, korkutmadan yaparsan ne âlâ…
Ötesinde olsa olsa riyakâr, çok çok ikiyüzlü ama muhakkak niyetinin tam tersini yapan insanlar yetiştirirsin.
Ben namazı şu şekilde sevdiren insanları duydum, gördüm, sevdim…

Karabüklü Mustafa Osman’ın anlattığına göre adam öldürmek suçundan yatan bir adam mescide gelmeye başlamış. Yalnız farz namazını kılıp çekip gidiyormuş. Sonra adamı bir kenara çeken Mustafa Osman, niçin sünnetlerini kılmadığını, tesbihatı yapmadığını sorduğunda adam:
“Ben Hoca Efendiyi ziyaret ettim. Bana, ‘Kardeşim sen farz­larını kıl, ben sünnetlerini senin yerine kılanm’ dedi, der.
Bu şekilde namaza başlayan katil bir adam kısa zaman sonra sünnet­leri, daha sonra kaza namazlarını da kılmaya başlamış; ahlâklı ve faziletli bir insan haline gelmiştir.

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Yine Avrupa Şampiyonası.
Yine Haziran ayı.
Yine ilk maç.
Yine rakip Hırvatistan.
Yine Fatih Terim.
Yine 0-1.
Değişen nedir?
Teki 1996, diğeri 2016.
Teki 11 Haziran, diğeri 12 Haziran.
“Önümüzdeki maçlara bakacağız” artık…
İnşallah o şampiyonadaki sonuçları (3 mağlubiyet-0 Puan) tekrarlamayız.
İnşallah o şampiyonadaki hezimeti (0 Gol-Grup Sonuncusu) tekrar yaşamayız.
Eve erken dönmemeyi umuyoruz.
Nasıl “İyi dostluklar, sıkı kavgalardan sonra oluşur” ise, biz de “İyi sonuçlar, kötü mağlubiyetlerden sonra gelir.” demek istiyoruz.
Ya nasip…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Bu Ramazan da müsait oldukça teravihi maaile her akşam farklı camide kılmaya gayret ediyoruz.
Dün akşam Hisar Cami’nde idik.
(Bu arada, bilhassa teravih için bu mekânı tavsiye ederim. Farklı bir havası, insanın içine inşirah veren bir atmosferi var.)

Efendim, teravih namazlarında bizim Hasan efendi için telefonu da yanımızda götürüyoruz.
Hasan; 4 rekât bize eşlik ediyor, sonra biraz oturup telefonda oyun oynuyor, sonra yine bizimle saf tutuyor.
Dün akşam telefonun şarjı düşük idi, evde ve yolda şarj imkânı da olmadı.
Pek istemesek de, telefonu yanımıza aldığımız kablo ile camide bir müddet şarj ettik.

Çıkışta, oğlanın eline bir miktar para tutuşturduk ve şöyle dedik:
“Oğlum, caminin elektriğini kullandık, bu yüzden hak geçmemeli. Hadi şimdi bunu cami ihtiyaçları için yerleştirilen kumbaraya atalım.”
Ve çıkıştaki kumbaraya paramızı atarak -Allah kabul etsin- ayrıldık.

Burada hassaten belirtmek istediğim husus, paylaşım gayemiz yapılan bir iyiliği/hassasiyeti faziletfuruşluk nev’inden ifade değildir katiyen, zinhar…
Samimane niyetimiz -inşaAllah- şudur ki, yıllar yılı şehirlerarası seyahatlerde pek çok benzin istasyonunun ve dinlenme tesisinin elektriğini, suyunu, lavabosunu, mescidini defaatle kullanan ben, bir günden bir güne de “yahu hak geçti, istifade ettik. Şuradan benzin alalım veya üç kuruşluk alışveriş yapalım.” şeklinde düşünmeyen ben, ancak bir dost meclisinde böyle yapan birinden misal verilince amiyane tabirle kafasına dank eden ben, olur ya, bir başkasının da bu vesile ile gönlünde veya zihninde bir “doğru ya” hayretine sebebiyet veririm’in derdindeyim…
Ötesi -hafizanAllah- riya olur, gösteriş olur ki Rabbim muhafaza eylesin…
Vesselam…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Muhammed Ali; bizim çocukluk yıllarımızın, ailelerimizin ise orta yaş senelerinin idolü idi.
Eminim, nasıl ki seneler evvel parkinson hastalığına yakalandığında çok üzüldü isek, dün akşam durumunun ağır olduğundan beri hepimizin içini bir tür sıkıntı kapladı, duaya durduk ve bu sabah da aldığımız habere en yakınlarımızdan birini kaybetmişçesine ciddi manada üzüldük.
1970′li yıllarda Muhammed Ali bilhassa Müslümanların ve tabii ki de zencilerin yüzünü güldüren, göğsünü kabartan isim idi.
Hepimizin bir kahramanı, bir rol modeli idi.
“Rüyalarınızı gerçekleştirmenin tek yolu uyanmaktır.” diyen kişi idi ve ard arda sadece kendisinin değil bahsettiğim bu geniş kesimin rüyasında dahi görse inanamayacağı başarılara imza atıyordu.

Belki de sırf bu yüzden; 1970′li yıllarda kelebek gibi uçup, arı gibi sokan bu adamın maçlarını seyredebilmek için pek çok Türk ailesi oradan buradan arttırıp televizyon satın almıştı.
Her yönüyle – popüler bir kelime ile ifade edersek – “star” idi.
Maç öncesi basın toplantılarında, sonrası beyanatlarında, bizzat ringde, sözleri, hareketleri, iddialı açıklamaları hep ilgi çekmişti.
Çoğunu bilerek yapıyordu.

Ama gel gelelim zaman zaman nasıl ki Nurettin Topçu’nun “isyan” yaklaşımı yanlış anlaşıldı ise, Muhammed Ali’nin “En büyük benim!” türü beyanatları da farklı yorumlandı.
Halbuki ikisinin de niyeti halis, dertleri ortaktı.
Topçu’ya göre isyan, insanı Allah’a yaklaştıran bir öğe idi. Onun isyanı, tevhidi iradenin dışındaki iradelere idi ve başka iradelere isyan da insanı Allah’a yaklaştırırdı.
Tıpkı Muhammed Ali’nin “En büyük benim!” derken “En büyük O, ben yaratılmışların en şereflisi olarak O’nun adını yükseltme adına çabalıyorum.” mealinde yaklaşımı gibi.

Zaten hastalığı teşhis edilince de kendisi “Allah bana bu hastalığı en büyüğün ben değil de, kendisinin olduğunu hatırlatmak için verdi.” diyecekti.
Kuvvetle muhtemel Nurettin Topçu’yu da tanımıyordu, O’nun “Ferdi olarak yaşamasını bilen insan, isyana âşıktır. Hakkın çiğnendiği yerde haykırmak ister.” sözünü de bilmiyordu. Ama yaşantısı hep o yönde örneklerle dolu idi.
1960 Roma Olimpiyatları’ndan Altın Madalya ile döndükten iki gün sonra bir lokantada sadece beyazlara servis yapıldığını öğrenince, madalyasını Ohio Nehri’ne atmıştı.
“Vietnamlılar bana hiçbir kötülük yapmadılar ki onlarla savaşayım.” Diyerek Vietnam savaşına gitmediği için 5 yıl hapis ve 10 bin dolar para cezasına çarptırılmış, lisansı iptal edilmiş ve pasaportu elinden alınmıştı.
Çok hassas, iyi inanmış bir Müslüman idi.
“Allah’tan zenginlik istedim bana İslam’ı verdi” diyen insandır.

Korumanız var mı diye soran spikere, tane tane anlatımı ile verdiği bir cevap vardır, 40 saniyenizi ayırıp lütfen sonra izleyin. Söze farklı yerden başlar ve “Benim korumam Allah’tır” diye noktalar.
Ayrıca; Hollywood Ünlüler Kaldırımı’nın tek istisnası da “Benim adım Peygamberimizin adı ve O’nun adı yerde olamaz, O’nun adını ayaklar altına aldırtmam.” diyen Muhammed Ali’dir. Bu yüzden, sadece O’nun yıldızı duvardadır.

“Dünyayı 20′sinde de, 50′sinde de aynı gören adam 30 yılını boşa harcamıştır.” diye haykıran da Muhammed Ali’dir.
Zeki ve espritüel idi. Öyle ki, hastalığını dahi tabir-i caizse ti’ye alıyordu:
“Timsahlarla güreştim, balinayla boğuştum, yıldırıma kelepçe takıp hapse attım. Ben kötüyüm. Geçen hafta bir kayayı öldürdüm, bir taşı yaraladım, bir köprüyü hastanelik ettim. İlacı bile hasta ettim.”
İddialı ve kendine güveni de bir o kadar tamdı. Ve yine bunu kendine has bir üslupla dile getirmekten çekinmiyordu:
“Alt tarafı bu da bir iş. Otlar büyür, kuşlar uçar, dalgalar kumları yalar. Ben de insanları döverim.”
Başarmak ve zirveye tırmanmak için o kadar güzel sözleri vardı ki:
“Seni tüketen, önündeki tırmanılacak dağlar değil, ayakkabındaki çakıl taşıdır.”
“Çalışmanın her saniyesinden nefret ediyordum ama kendime hep “Dayan!” diyordum. Bugün çalışacağım ve ömrümün sonuna kadar bir şampiyon olarak yaşayacağım.”

“Zevk mutluluk demek değildir. İnsanı takip eden gölgeden öte hiçbir önemi yoktur.”
11 Eylül Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırının ardından kendisine “Sayın Muhammed Ali, bu dehşetin meydana gelmesine sebep olan teröristlerle aynı dinin bir mensubu olarak neler hissediyorsunuz?” diye soran CNN muhabirine cevabı ise tabloluktur:
“Siz Hitler ile aynı dini paylaşan bir mensup olarak neler hissediyorsanız aynısını.”
Menzili mübarek, derecatı âli, makamı firdevsi âlâ olsun inşaAllah…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print
Sayfa: 2 / 35«12345678910»2030...Son »