Geçtiğimiz hafta sanırım, kadim dost, sevgili Bayram Tekin aşağıdaki karikatürü paylaşmıştı…

Bir nevi, bizim de laakal her hafta muhatap olduğumuz soruların çizgiye dökülmüş hali…

“Hocam, bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak?”
“Hocam, ilerde bunları hiç görmeyeceğiz ki.”
“Hocam, ben avukat-eczacı vb. olacağım. Bu anlattıklarınız ile benim bir işim olmayacak ki…”

ilâ-âhir…

Umarım, karikatürdeki gibi aynı konuyu yıllar yıllar sonra tekrar etmek zorunda kalmazlar… :)
Yalnız…
Ben öyle fizikçiler bilirim ki -sözüm facebooktan dışarı- çocukları parka götürseler, kuvvetle muhtemel nasıl olacağının çizgisi aynen aşağıdaki gibi vuku bulacaktır.

Diyeceğim o ki, pek muhterem eşlerine söylemiş olayım, aman…
Aman siz siz olun…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

 Ağır ağır ineceksin bu merdivenlerden – Zirveden zemine hazan mevsimindeki bir hüzün hikâyesinin başrol oyuncusu – Düşen sarı yaprağın adı: Podolski.

 Dünyanın en kısa fıkrası: Bir gün Aziz Yıldırım hakemler özelinde istikrar ve d etik kuralarından bahsediyormuş…

 “Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler” in spordaki karşılığı: Golcülerin beceriksiz olduğu ortamda golleri kaleci ve defans oyuncularının – o da kendi kalelerine – atması…

 Sağanak yağmur altında ıslanmayanlara inat havadan nem kapan hassas ruh – adam gibi adam: Ertuğrul Sağlam
 Her sporcunun yolun başında öğrenmesi gereken – biri bizden biri onlardan- ibretamiz hayat hikâyeleri – çöküş belgeselleri: Naim Süleymanoğlu – George Best

 Bu ülkede başarısızlığın ardından asla öz değerlendirme-muhasebe yapılmamasının ve de her şeyin üç günde unutulduğunun müşahhas örneği: Basketbol Takımımız

 Ata sporumuz diye kendimizi kandırdığımız esasen öz yurdunda garip, öz vatanında parya spor dalımız: Güreş. Denemesi bedava: Sokaktan geçen 100 kişiyi çevirip bu seneki Dünya Şampiyonasında boynuna Altın madalya takıp bayrağımızı göndere çeken aslanlarımızdan sadece birinin adını sorun… İddiaya girmeyelim, kesin kaybedersiniz. Hatta bir adım ötesi: O 100 kişinin %80’inin Dünya Şampiyonasından bile haberinin olmadığını göreceksiniz. Acı ama Türkiye…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Martı Jonathan Livingston, Küçük Prens, Küçük Kara Balık, Şeker Portakalı, Çocuk Kalbi…
Muhtemelen bunları okudunuz, en azından duydunuz…
Peki ya Cahit Zarifoğlu’nun “Serçekuşu”nu?

Ah, ah şu batı…
Boynumuz ağrıdı batıya bakmaktan da hala bir türlü vazgeçmedik…
Her ne ise…
Artık duydunuz, vebali var.
Alınması gerekir, okunması gerekir,
İşte o Serçekuşu’ndan birkaç alıntı…
Buyurun efendim…

“Sofra bezinin önüne düşmüş ekmek kırıntılarını, herkes kendi önündekileri topluyor ve besmele ile ağzına atıyor. Bereket, göz aydınlığı, zihnin parlaklığı buradadır.”

“Ah sabah ne güzeldir. İşte başlıyor. Geceyi sıkıntıyla geçiren hastalara bir gönül ferahlığı. Helal ekmek peşinde koşacaklar için bütün yeryüzü cennete ulaştıran yollardır. İster küçücük bir bostanda, ister binlerce dönümlük tarlalarda. İster denizlerde, ister ırmaklarda.”

“Her az konuşan öz konuşmuş olmayabilir, yanılmayın. Az konuşanları bir şey sanmayın sırf az konuştuğuna bakarak. Ya! Keramet bunlarda değil sizde olmalı. Bunu anlayacak olan sizsiniz. Hele konuşan sizseniz bilirsiniz az mı konuştuğunuzu çok mu konuştuğunuzu. Bazıları vardır ki az konuşurlar ama o bile çoktur.”

“Küçük bir serçe hiç bir zaman bir fil gibi ölemez. Zaten arzuları da hayalleri de vazgeçilmez şekilde irileşip içine çöreklenmemiştir…”

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Bir müdür; makamından 1 gün ayrıldığında işler aksıyorsa, hem müdürde hem de o işletmede problem vardır.

Bir müdür; makamından 1 haftalığına ayrıldığında işler aksamıyorsa, yine hem o müdürde hem de o işletmede problem vardır.

Bir baba; evinden 1 gün ayrıldığında çocuğu gözyaşları ile hep onu sayıklıyor ve arıyorsa, hem o babada hem de o ailede problem vardır.

Bir baba; evinden 1 hafta ayrıldığında çocuğu hiç onun adını telaffuz etmiyor ve özlemiyorsa, yine hem o babada hem de o ailede problem vardır.

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

“Adam arıyorum adam” dedi…
“Hayırdır” dedim, “filozof değilsin, elinde fenerin yok, vakit öğle değil… Aradığın nedir gerçekte?”
“Adam arıyorum,” dedi tekrar ve devam etti:

“Dolma deyince devamında aklına -biber değil -kalem gelen adam arıyorum.

Milli deyince akabinde -takım değil -kütüphane geleni arıyorum.

Necip deyince zihninde futbolcu Necip değil Üstad Necip Fazıl Kısakürek canlanan, aradığım.

Şikemperver, hasbihal, sitayiş, musafaha deyince yüzüme bön bön bakmayanın peşindeyim.

Bayram deyince tatil, vefa deyince boza, televizyon deyince Türk dizisi anlamayanın arayışındayım.

Zihninde; büyükleri ziyaret, dostları yâd etme, belgesel canlanan adam arıyorum.”

Daha devam edecekti, elini tuttum…
“İşin zormuş birader…,” dedim “Diyojen’den de zor. Allah yâr ve yardımcın olsun…”

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Deli dense de onlara…
Bazen “delilik” ile “velilik” arasında sadece ve sadece bir harf fark olduğuna dair öyle hadiselere şahit oluruz ki…
Kim deli kim veli, kim akıllı kim divane şaşar da kalırız.
Meşhur Mazhar Osman’ın, kendisine, Bakırköy Akıl Hastanesi’ndekileri telmihen “siz içerde kaç kişisiniz?” sorusuna verdiği cevap var ya:
“Ya siz dışarda kaç kişisiniz?”
Ve de…
Hor görmemek lazımdır onları.
Deli deyip geçmemek lazımdır onlara.
Çünkü…
Harâbat ehlini hor görme Şakir,
Defineye malik viraneler var…

Onlara dair.
Biri gerçek, birinin gerçekliği müphem…
İki hadise…
Buyrun efendim…

İlk olay, 1960′ın Elazığ’ında geçer.

Elazığ akıl hastanesinden personelin bir ihmali sonucu bütün deliler kaçar, Elazığ’ın cadde ve sokaklarına dağılırlar. Toplam 423 deli kaçmıştır. Mülki makamlar panikler, Başhekime koşup; “Doktor bey ne yapalım” diye sorarlar. Zamanın meşhur doktoru Mutemet Bey hastanenin başhekimidir. Mutemet Bey; “Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin” der. Doktor önde, birkaç personeli arkasında kara trencilik oynayarak bütün Elazığ’ı “çuf çuf” nidalarıyla dolaşırlar. Başhekimin tahmini tutmuştur, bütün deliler bu kuyruğa girer vagon olurlar. Lokomotif, yani başhekim Mutemet Bey yönünü hastaneye çevirince tüm kaçan deliler hastaneye geri dönmüş olurlar.
Sorun çözüldüğü için hem mülki makamlar ve doktorlar, hem de trencilik oynayıp hastaneye döndükleri için de deliler hallerinden çok memnundur. Olayın en enteresan yanı akşam sayımında ortaya çıkar…
Hastaneye trencilik oynayarak gelenlerin sayısı 612 kişidir!

İkinci olay… Bir akıl hastanesinin önünde gerçekleşir.

Adamın arabasının lastiği tam akıl hastanesinin önünde patlar. Adam arabayı zar zor kenara çeker ve malum işlemleri tek tek yapmaya başlar… Kriko, stepne, bijon anahtarı ve tekeri söker. Ama şansızlığın böylesi, söktüğü 4 adet bijon, yuvarlanıp yağmur mazgalına düşer. Mazgal açılır gibi değil, bijonlar ise görünmüyor bile… Adam bir sağına bakar, bir soluna, çaresiz üzgün bir halde kaldırıma çöker…
Olayı en başından beri akıl hastanesinin demir parmaklıklı penceresinden izleyen bir deli işte tam o anda seslenir:
- Hişt, sen ne yapıyorsun orda öyle?
- Sorma birader, lastik patladı, değiştireyim derken bijonları mazgala düşürdüm.
- Düşündüğün şeye bak! Diğer lastiklerden birer tane bijon çıkar; hepsi 3 bijonlu olsun. Bir lastikçiye kadar o şekilde gidebilirsin!
Adam hemen denileni yapar ve akıl hastanesindeki deliye seslenir:
- Yahu be adam, senin ne işin var tımarhanede?
- Kardeşim, biz burada ‘delilik’ten yatıyoruz, ‘salaklık’tan değil!..

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Kadim Kural:
İnsanoğlu, sahip olduğunun nankörü, sahip olmadığının da has(r)etçisidir…

Kadim Ders:
İnsanoğlu, neyi çok arzularsa onunla imtihan olur, neyden kaçınırsa ona lütfedilir…

Bir de Tespit…
Sloven sosyolog ve filozof Prof. Zizek’den…
“Siz zaten sade kahve içmeyi isterken size sunulan kahvenin içinde süt ya da kremanın olmadığının söylenmesi insan aklında bir beklentiye yol açar. Aslında sizin beklentileriniz açısından bir önemi yoksa da ‘var olmama’ hali ona sahip olamayanda bir yoksunluk hissi doğurur. İnsan sahip olamadığını düşündüğü her ne ise ihtiyacı olmasa da sahip olmak ister.”

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Yanında iyi bir dostun varsa, sana hiç bir yol uzun değildir.

Mahlûkatın solukları sayısıncadır yollar. Ve her varlık, kendine has bir yolda koşar durur hedefinden yana… Solucan sürüm sürüm kat eder yolunu. Kaplumbağa adım adımdır kendi yolunda. Atlar sekerek, kuşlar kanat çırparak geçer giderler yollarından.

Yürürsen yakındır, bakarsan uzak.

Yürek kelimesinin yürümekten geldiği söyleniyor. Bir insanın yürekli olup olmadığı yürüyüş esnasında ortaya çıkar.

Niçin yürüdüğümüz, yürüyüşün kendisinden daha önemlidir.

İnsanı yol değil, yol arkadaşları yorar.

Bu yol uzaktır. Menzili çoktur. Geçidi yoktur. Derin sular var…

Yola çıktığı andan itibaren dönüşü veya başka bir adresi düşünmeye başlayınca insan, gideceği yere asla varamıyor.

Yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişirsen; hem yolunu kaybedersin, hem dostunu…

Doğduğumuz andan ölene kadar hayatımız sürekli bir yolculuktur. Manzara değişir, insanlar değişir, ihtiyaçlar değişir ama tren hep ileri gider. Hayat bir trendir, tren istasyonu değil…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

40′ına gelmeden emekli olan…
50′sine gelmeden “geçti artık bizden” diyen…
60′ına gelmeden dünyadan elini eteğini çeken….
70′ine gelmeden “Yaş 70, iş bitmiş…” diyen…
Kim veya kimler varsa..
Tümü için bu yazı gelsin…

3 yıl önce aşağıda bir bölümünü verdiğim röportajda “Dua edin, 100 yaşımı göreyim.” diyen büyük tarihçi, tarihçilerin kutbu Halil İnalcık’ın duası kabul oldu ve 7 Eylül 1916′da Kadıköy’de doğan ünlü tarihçi, bugün 100 yaşına girdi.

İlber Ortaylı onun hakkında şöyle diyor: “O bize talebesi olarak bakıyor, biz de ona hoca olarak bakmaktan başka şey düşünemeyiz. Bilgisi açısından zaten bizim aramızda hocanın lakabı; Şeyhü’l-müverrihîn (tarihçilerin şeyhi)…”

3 sene önceki röportajdan kısa bir kesit…

“Prof. Dr. Halil İnalcık, evin balkonundan el sallıyor ve “Hoş geldiniz, şeref verdiniz.” diyor. İnalcık Hoca’nın evinin her köşesi kitaplarla kaplı. Kendi deyimiyle atölyesi… 97 yaşında olmasına rağmen gayet dinç, sağlıklı ve nüktedan. Yeni kitapları ile ilgili çalışmalar yaptığı odaları gösteriyor bize. Duvarda 1989 yılında kaybettiği eşi Şevkiye Hanım’ın büyük bir resmi göze çarpıyor. “Hanım olmayınca ev böyle dağınık oluyor işte.” diye iç geçiriyor bir ara. Halil Hoca’nın günlük ihtiyaçları kendisine tahsis edilen bakıcı bir hanım tarafından karşılanıyor. Evdeki her eşyanın ayrı bir hikâyesi var. Ama en çok balkona bakan koltuk, hoca için ayrıca önemli. Çünkü bu koltuğa oturup bahçedeki kavak ağacı ile dertleşiyor; hatta ona şiirler okuyor… Kitaplar ve yazma ile ömrünü geçiren İnalcık’ın tek isteği eserlerini tamamlamak. “Dua edin de Tanrı bana 100 yaşını görmeyi nasip etsin.” temennisinde bulunuyor.

Bugün Osmanlı deyince akla ilk sizin çalışmalarınız geliyor. Geriye dönüp baktığınızda “Daha üretmem gereken eserler var.” diyor musunuz?

Olmaz mı… Ben yazarken hâlâ heyecanlanıyorum. Evin her odası ayrı bir atölye. Bir oda Fatih ve İstanbul kitaplarımla dolu. Diğer odada Devlet-i Aliyye’nin ikinci cildi için gerekli çalışmalarım var. Yemek masamın üstü Bizans kitaplarıyla çevrili. Hatta bir misafirim gelmişti, kitapları görünce bana, ‘Siz nerede yemek yiyorsunuz?’ diye sormuştu. Bunun dışında evimin başka bir köşesini ise Rusya üzerine yaptığım çalışmalara ayırdım. Benim hayatım kitaplarımı yazmak ve tamamlamak üzerine kurulu. Bunları bitirmeden ölmek istemiyorum. Tezgâhın üstünde dört kitap çalışmam var, yüzde 80’i bitti sayılır.

Allah ömür versin 100 yaşınıza az kaldı…

Üç sene kaldı… 100 yaşını iple çekiyorum. İçimde hâlâ çalışma azmi var çünkü. Dua edin de 100 yaşından sonrasını da göreyim… Yeni kitaplarımla ilgili sizinle yine görüşürüz. Son zamanlarda romatizma ve kireçlenme dolayısıyla pek çıkamıyorum dışarıya. Kendime dikkat etmem gerekiyor.

Kendinize dikkat etmek için neler yapıyorsunuz?

İlimle uğraşmanın verdiği bir zihin açıklığı var. Herkes böyle söylüyor. 97 yaşındayım ama hâlâ bunamadım. Onun dışında erken yatıp erken kalkıyorum. Şaşıracaksınız ama uyku saatim 22.00. Sabah 06.00’da uyanıyorum. Kahvaltıda, doktorlar tarif ederken kullanıyorlar ya, kibrit kutusu kadar beyaz peynir yiyorum. Zeytin ve zeytinyağı soframdan eksik olmuyor. Domates, salatalık, bir de yumurta oluyor. Yumurta Tanrı’nın bir mucizesidir. Bağırsakları yumuşak tutmak için incir, kayısı yiyorum. Yanında da sütlü kahve içiyorum. Kırk sene önce sigarayı bıraktım. Washington’da Şükrü Elekdağ’ın tertip ettiği yemekte bir beyefendi vardı. Baktım konuşamıyor. Sebebini sordum, ‘Çok sigara içmekten gırtlak kanseri oldu.’ dediler. Ertesi gün sigara paketini çöpe attım.”

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Ben Aylan.
Açın parantezi.
2012…
Sonra bir tire işareti.
2015…
Kapatın parantezi.
(2012-2015)

O tire işaretine sığdırdım her şeyi.
Oyuncak yerine silah…
Bisiklet yerine tank…
Futbol topu yerine havan topu…
Bunları gördüm, bunları duydum, bunları dinledim o üç yılda…
Gülmeyi öğrenemeden ağladım…
Yüzmeyi beceremeden boğuldum…
Yaşamaya vakit bulamadan öldüm…

Ben Aylan…
Yaşım 3 yıl.
Yaşamışlığım 3 asır.
Kumsalda bıraktığım iz 3 günlük.
Yüreklerde bıraktığım yara 3 asırlık.

Ben Aylan…
Ve bu 3 yılın sonunda…
Çok yorgunum.
Ben Aylan.
Artık beni bekleme kaptan…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print