- Derviş baba, hayat nicedir?
- Hayat bilmecedir. Attığın her adım bir hece. Çözene gündüz, çözemeyene gece…

- Peki ya huzur ve mutluluk nedir?
- Huzur ve mutluluk, inandığın yolda inandığın kişiyle beraber yürümektir.

- Bu arada, Allah’la aran nasıl?
- Nasıl olsun oğul, hep onun dediği oluyor.

- Son sorum derviş baba, Ramazan bizden memnun gidiyor mu?
- Evlad, o nice sual? Bizden memnun kalmasa, her sene on gün önce gelir mi hiç?

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Yahya Efendi, Niyazi-i Mısrî’yi devrin padişahına şikayet edince, Niyazi-i Mısrî bir adaya sürgüne gönderilir.
Bir müddet sonra Yahya Efendi de aynı akıbete uğrar ve aynı adaya sürgün edilir.
Tevafuka bakınız ki; Yahya Efendi, Niyazi-i Mısrî’nin bulunduğu binada bir üst kata yerleştirilir.
Niyazi-i Mısrî, Yahya Efendi’ye:
- Ne haber, der, sen de sürgüne geldin!
Yahya Efendi şöyle bir bakar ve;
- Öyle, ama, der, ben üst kattayım…
Bunun üzerine Niyazi-i Mısrî şu cevabı verir:
- Ne fark eder?! Tebbet sûresi de İhlâs-ı şerifin üstünde. Ama İhlâs-ı şerif Kur’ân-ı Kerim’in üçte birine muadil!

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Yer Üsküdar…
Mevsim kış, aylardan Aralık, tarihlerden 24…
Hafif soğuk mu soğuk, bir yandan da kar yağıyor.
Kuruyemişçinin önündeki sıra ise uzadıkça uzuyor.

Kimliklerinde “Dini İslam”, dillerinde “Elhamdüllilah Müslüman’ız” yazanlar yılbaşı alışverişi telaşında…
Derken, lüks bir araba tam da kuruyemişçinin önünde duruyor.
İçinden inen adam, sıraya aldırış etmeden en öne geçiyor ve elindeki listeye göre siparişlerini söylemeye başlıyor…
Tabi bir anda sırada bir dalgalanma, insanlarda bir uğultu ve de huzursuzluk…
Adam, herşeyin farkında kalabalığa döner ve aynen şöyle der:
“Beyler…
Benim adım George, ben Hrıstiyanım. Senede bir gün bayramımız var. Müsaade edin de o gün için rahatça alışverişimizi yapalım.
Biz hiç Ramazan ayında sizin pide kuyruğunuza giriyor muyuz?”

Uğultu yerini sessizliğe, huzursuzluk ise düşünmeye terk ediyor…
Ve insanlar da başları öne eğik birer ikişer sırayı terk ediyor…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

1- 9 rakamına ne eklemelisiniz ki altı olsun? (Hint: Biraz ironik, biraz İngilizce…)

2- Aşağıdaki sorularda sadece bir rakamın yerini değiştirerek eşitliği doğru hale getirin.

a) 102-100=0

b) 62-63=1

3- Size ait olup sizden çok başkalarınca kullanılan şey nedir?

4- Çalışmadan yükselen ve derece elde eden şey nedir?

5- 1990 yılında 15 yaşında olan adam 1995 yılında 10 yaşındadır. Bu nasıl oluyor?

6- Bir eserin telifi kaç yıl sonra sona erer?

7- Sahafta, 1900’lü yılların ilk yarısında yaşamış ünlü bir edebiyatçımızın imzalı şiir kitabını gayet de uygun bir fiyata buldunuz. İçinizi tarifsiz bir sevinç kapladı. Bu kitap, bu imza ve bu fiyat… Ama gerçekte çok ciddi bir şekilde aldatılmak -amiyane tabirle kazıklanmak- üzeresiniz. Neden acaba?

8- Adları “oksimoron” olan 3 eserimizi ve yazarlarını söyler misiniz? Peki, oksimoron deyince duraksadınız. Derste işlemiştik ama yine de ben bir tane örnek vermiş olayım: Ölü Canlar – Gogol.

9- “Yaş 35! Yolun yarısı eder…” diyen şairimizin kendince planladığı ölüm yaşı ile gerçek ölüm yaşının farkının mutlak değeri x olsun. Buna göre aşağıdaki dizide x ve y yi bulunuz.

x, 33, 45, 59, 75, y

10- CD’ler neden 74 dakika uzunluğundadır?

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Kitaplar…
Elinde hisseder, yüreğinde duyarsın.
Şarjı bitmez, gözü bozmaz.
Okudukça zevk, altını çizdikçe keyif alırsın.

Bisikletler…

Rüzgârı hisseder, güneşi duyarsın.
Benzini bitmez, cana kastetmez
Sürdükçe zevk, yol kat ettikçe keyif alırsın.

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print


Osmanlının baş tâcı İstanbul, güzellikleri kadar yangınlarıyla da meşhur bir şehir.
Geçmişte; en küçük bir yangın, daracık sokaklarda, birbirine bitişik ahşap evler sayesinde hızla genişleyerek pek çok can ve mal kaybına sebep olmuş…
Tarihte şehrin büyük bir bölümünün yeniden yapılanmasına sebep olan yangınlar bile var.
Tabi burada zararın tek sebebi düzensiz yapılaşma/yerleşim değil.
Bu yıkım da, Osmanlı’nın itfaiye ekibi tulumbacılar da pay sahibi.
Evet doğru duydunuz, yangını sözndürmekle görevli tulumbacılar…
Prof. Dr. Üstün Dökmen’in “Tulumbacı sendromu” adını verdiği vakaya göre, tulumbacılar yangını söndürmeye giderken, kendileri gibi aynı yangını söndürmeye giden başka bir tulumbacı grubu onları geçerse, durup kavga etmeye başlarlarmış.
Kazanan taraf, kaybeden tarafın da tulumbasını alıp kendi mahallesine geri dönermiş…
Bu arada yangın mahallini sormaya gerek var mı?
İşte, belli bir amaca yönelmişken, amaçtan sapma şeklinde tanımlanabilen sendromun adı tarihteki bu gerçeğe dayanıyor.

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Kanuni Sultan Süleyman, Topkapı Sarayının bahçesindeki meyve ağaçlarına zarar veren karıncaların itlaf edilmesinin dinen caiz olup olmadığını Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’ye sorar.
Hem de ne soruş, tam anlamıyla şâhâne bir beyit:
Dırahta ger ziyan etse karınca
Günâhı var mıdır ânı kırınca?
(Eğer karınca ağaca zarar veriyor, onu kurutuyorsa, karıncayı yok etmenin bir günahı var mıdır?)
Ebussuud Efendi, zamanın şeyhülislâmıdır.
Kanuni’ye hoş görünmek için, karıncanın ölmesinden ne olur padişahım, diyebilirdi.
Fakat o, ince bir nükteyle bakın ne diyor:
Yarın Hakk’ın dîvânına varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca.

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Yeniçeriliğin bozulmaya yüz tuttuğu dönemlerde ocak mensupları, buluttan nem kapmaya ve her yapılan işten kendileri aleyhine bir sonuç çıkarmaya başlamışlar.
Sultan II. Mahmut devrinde baklava ikramı (baklava alayı) ramazanın 15′inde değil, bir gün gecikmeyle 16′sında yapılabilmiş ve yeniçeriler bahşişlerini bir gün geç almaktan dolayı günlerce sızlanmışlardı.
İşte o devirlere ait “Hoşafın yağı kesildi” diye bir deyimimiz vardır dilimizde olmayacak şeylerden hoşnutsuzluk gösterip, incir çekirdeğini doldurmayacak mazeretlerle nümayişlere kalkışarak haksız yere kırgınlık beslenen durumlarda söylenir.
Vaktiyle yeniçeri ocaklarında yemek dağıtan mutfak meydancısı, işine itina göstermeyen cinsinden birisi olsa gerek, koca kepçe ile önce yağlı yemekleri ve pilâvı taksim eder; sonra da hoşafları dağıtırmış. Böyle olunca yeniçeri ortalarına giden hoşaf bakracının üzerinde bir parmak kalınlığında kalıp gibi yağ tabakaları yüzer ve tabiî bunlar kısmetine göre karavanalara da dağılırmış. Devam…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Aşure benim için önemli bir metafor.
Aşurenin içinde onlarca ayrı malzeme vardır, hem ortak bir lezzet yaratırlar hem de kendi farklılıklarını muhafaza ederler, asimile olmazlar.
Tabi bir de şu var.
Aşure, krem brule değildir. Öyle oturup tek başınıza yemezsiniz.
Her zaman paylaşımın sembolü olmuştur aşure, başkalarıyla beraber yenir, konu komşuya, hatta çok iyi tanımadıklarına da dağıtılır.
İçeriği kozmopolit, tüketimi kolektiftir.
Elif ŞAFAK

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print
Sayfa: 1 / 6123456»