Bayram mesajlarına, artık pek kalmasa da tebrik kartlarına, telefonlarına cevap vermeye dair…

Naci ve Cevdet beylerle birlikte “Muallim” sıfatının en çok yakıştığı, 60 yılı muallimlik ile geçen 80 yıllık ömrünün tamamını insan yetiştirmeye adamış bir zattan, Mahir İz’den bir hatıra:

“Mahir Hoca, mezun olup hayata atılan öğrencileriyle de irtibatını koparmaz, kaleme aldığı mektuplar ile onları asla yalnız bırakmazmış. Talebeleri bir gün kendisine, “Hocam, bu kadar mektuba nasıl yetişiyorsunuz? Biz size yazıyoruz. Siz bize cevap yazmak zorunda değilsiniz. Kendinizi yormayın.” diyecek olduklarında da cevaben onlara şöyle demiş:
“Evladım, mektup yazmak selam vermeye benzer. Selam vermek sünnet, almak vaciptir. Siz bana mektup yazmakla selam vermiş oluyorsunuz. Benim size cevap yazmam vacip hükmündedir.”

Hayırlı Bayramlar efendim…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Efendim, malumunuz, Bering boğazı yoluyla Amerika kıtasına geçen Türkler (sonradan Kızılderili olarak adlandırılacaklardır) kıtayı keşfe başlarlar. Bir müddet ilerledikten sonra önlerine korkunç gürültüler çıkaran bir şelale çıkar. Bu durumdan çok etkilenen Türkler “ne yaygara! ne yaygara!” derler. Zamanla “ne yaygara” yerini Niagara’ya bırakır.

Kıta keşfine devam eden Türk boyları Güney Amerika’ya kadar gelmişlerdir. Burada ucu bucağı olmayan bir nehir görürler ve tüm çabalara rağmen sonunu bir türlü bulamazlar. Hayretler içinde kalıp “amma uzun!” demişler. Zamanla bu “amma uzun”, “Amazon”a dönüşmüştür.

Tebessüm iyidir, yıllarca biz de bunları okuduk, güldük, anlattık, güldürdük.
Bugün akşam itibariyle bu bölüme ilave edebileceğimiz bir yenisini daha öğrendik.
Sıkı durun; Shakespeare esasen Şeyh Pir imiş.

Şimdi bana kaybolan yıllarımı kim verecek bilemiyorum ama…
Hayat işte.
İnsan devamlı bir şeyler öğreniyor.
Hayret işte.
İnsan devamlı bir şeyler uyduruyor.

HAMİŞ: Bir de düzeltme…
To be or not to be değil…
Töbe or not töbe…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Bugün okulumuzdaki “Her Güne Bir Etkinlik” kapsamında, Kütüphane Paylaşımlarında öğrencilerimize “Nasıl Okuyorum?” konusunu anlattım…
Rahmetli babamın 1974 yılında Muhammed Ali maçlarını izlemek niyetiyle satın aldığı Nordmende marka televizyonu eve getirirken geçirdiği trafik kazası ve bunu bir ikaz kabul edip o televizyonu kurmaması ile başlayan Ural ailesindeki kitap sevgisini, okuma aşkını… Henüz 2 yaşındaki Şakir’in bu atmosferdeki yetişme yıllarını…
Agah Efendi İlkokulu’nda ve Yamanlar Koleji’nde bu sevginin dallanıp budaklanmasını…
Her daim taşıdığım kalemkutusunu, nasıl derkenar aldığımı, lügat ile olan dostluğumu…
Ve daha pek çok şeyi yarım saate sığdırmaya çalıştım.
Benim açımdan keyifli bir söyleşi oldu.
Dinleme nezaketinde bulunan öğretmen arkadaşlarıma, kitap aşığı sevgili öğrencilerime teşekkürlerimle…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print


“Hesap, Kitap, Kasap…”
Matematik dersinde sınıf birincisi idi.
Teneffüsler dâhil devamlı kitap okuyordu.
Ve okuldaki son zil ile birlikte de babasının sahibi olduğu kasap dükkânının yolunu tutuyordu.
İşte tüm bu sebeplerden dolayı lise arkadaşları ona hep böyle seslenirdi:
“Hesap, Kitap, Kasap…”
Birincilikle bitirdiği Vefa Lisesi’nin ardından yurtdışı sınavlarına başvurur.
Kabul alır; 18 yaşında gittiği Fransa’dan ülkesine, Sorbonne Üniversitesinde felsefe doktorasını birincilikle bitirerek döner.
Yüreği, vatan sevgisi ve milletine hizmet aşkı ile öylesine doludur ki, Fransa’da çok cazip şartlarla öğretim görevlisi olarak kalma teklifini reddeder.
Bununla da kalmaz, kendisine doktora derecesindeki başarısından dolayı önerilen maddi destek ve deniz aşırı seyahat ödüllerini de elinin tersiyle iter.
Bunların yerine üniversite senatosundan tek bir isteği vardır:
Üniversitenin giriş ve çıkışındaki bayrak direklerinin gönderine, o çok sevdiği ülkesinin ay yıldızlı bayrağının çekilmesi…
Ne var ki, ülkesine dönüşte kendisine üniversitede görev verilmez, lise felsefe öğretmenliğine atanır.
O bunların hiçbirini dert etmez, canla başla çalışmaya başlar.
Kaderin garip cilvesine bakın ki, hayatını dürüstlük ve doğruluk üzerine inşa etmeye kararlı bu adamın da alın yazısı, en iyi bildiği yerden imtihana tabi tutulmak olur.
Kendisinden, sınavlarından düşük puan alan bir grup öğrencinin notlarını yükseltmesi istenir.
O ise, kendine yakışanı ve kendinden bekleneni yapar:
Bu talebi şiddetle reddeder.
Ve bu onurlu duruşunun neticesinde, kendisini çekemeyenlerin ayak oyunları ile karşılaşır.
Evlendiği günün akşamı tayini çıkar.
Artık sürgün yılları başlamaktadır.
İstanbul, İzmir, Denizli…
Şehir şehir, okul okul dolaştırılır.
Ama o bunların hiç birine aldırış etmez.
Gayet mütevekkil, “Her yolculuğun bir sebebi, her sebebin de bir hikmeti vardır,” der ve meselesinin peşinden koşar.
Ne midir meselesi?
Meselesi, hürmettir.
“İnsan, bir gün yaptıklarının hesabını vereceğinin bilincinde olmalı,” der.
Meselesi, merhamettir.
“Her şey, her varlık ve de özellikle de her insan ruhunu; kendimizden ziyade sevmeliyiz,” der.
Meselesi, hizmettir.
“İnsanlara hizmet, Allah’a hizmettir. İnsanın bütün hayatı halka hizmet olmalıdır,” der.
O halkın teveccühünden köşe bucak kaçsa da, gittiği her yerde insanlar, bilhassa talebeler kelebeklerin lambaya uçuştukları gibi ona koşar…
O ise, muhataplarını şu sözlerle daima farklı bir adrese yönlendirir:
“Keşke hep derslerimi, sohbetlerimi dikkatle dinleyeceğinize, zaman zaman pencerenin dışında bir böceğin kımıldanışına, bir yaprağın rüzgârdan sallanışına dalsanız… Hatta arada bir dersten kaçıp kırlara açılsanız…”
Geçtiğimiz hafta, bir dost meclisinde adı anılıncaya kadar, hayatı ahlâk dersi vermekle geçmiş bu ‘ideal’ ve ‘mesuliyet’ adamından, Türk düşünce hayatının vazgeçilmez entelektüelinden haberim yoktu.
İşte o gün, “bir insan tanıdım, hayatım değişti” diyebileceğim şahısla gıyaben müşerref oldum:
Nurettin Topçu ile…
O günkü sohbetten sonra, belki de biraz geç tanımanın verdiği suçluluk duygusu ve mahcubiyet ile hakkında yazılanları ve de onun kaleme aldıklarını gece-gündüz demeden okudum, okudum, okudum…
Ve her satırında ayrı bir dünyaya, her kitabında farklı bir hülyaya yelken açtım.
Nurettin Topçu’nun, sevenlerini ve öğrencilerini tabiat ile baş başa kalmaya teşvik etmesinin altındaki sebebi de bir röportajından öğrendim.
Topçu Hoca’nın bizzat kendisi, sadece o çok sevdiği kitapları değil kâinat kitabını da okur, tabiattan mana çıkarırmış.
Bilhassa yaz tatilinin yaklaştığı aylarda, dersinin olmadığı günlerde, gün ağarmadan oturduğu Çemberlitaş’tan yürüyerek Eminönü’ne inermiş.
Oradan ilk vapur ile Üsküdar’a geçermiş.
O zamanlar Üsküdar’dan Kısıklı’ya tramvay varmış. İşte o tramvay seferlerinden biri ile Çamlıca’daki Tomruk Suyunun çıktığı yere gidermiş. O tarihlerde oraları çayır çimenlikmiş. Ve kendisi orada fundalıklar arasında bir ağacın dibine otururmuş.
Acıkınca yanına aldığı somundan yer, susayınca Tomruk Suyu’ndan kana kana içer, akşam geç vakte kadar orada temaşa eyler, tefekkür edermiş.
Ta 22.30’daki son Üsküdar tramvayına kadar bu durum devam edermiş.
Sonrasında Eminönü vapuru ile de neredeyse gece yarısı evine dönermiş.
Bunu, yaz günleri haftada 1-2 gün yaparmış.
Bazı zamanlar kendisine öğrencileri de eşlik edermiş. Orada sohbet edip yer yer ilginç anekdotlara, mesellere, fıkralara da yer verir; onların zihinlerde açtığı yoldan ilerleyerek talebelerini bir düşünce şölenine davet edermiş.
İşte biz de bugün onun izinden gitme adına, arkadaşlarla buluşacak ve Topçu Hoca gibi bir günü tabiat ile baş başa geçirecektik.
Üsküdar vapur iskelesinin yanındaki küçük parkta oturmuş tam da bunları düşünürken, bizimkiler sözleşmişçesine aynı anda geldi…
Selam faslından sonra yaptığımız planı tekrar gözden geçirdik.
Önce sahilden Harem’e kadar sabah yürüyüşümüzü yapacak, ardından Çamlıca’ya çıkacak, çay-simit eşliğinde kahvaltımızı yapıp sohbet edecek, bir müddet beraberimizde getirdiğimiz Topçu hocanın kitaplarını okuyacak ve de akşamüzeri dönecektik.
Simitleri aldığımız büfeye çay termosumuzu ve bardakları emanet edip, ellerimizde su şişeleri yürüyüşe başladık.
Solumuzda yeşilin, sağımızda mavinin her tonu ile bezenmiş, seyrine doyum olmayan Üsküdar korusu ve İstanbul Boğazı bir tablo güzelliğinde bize eşlik ediyordu.
Tablonun canlı misafirleri ise cıvıltıları ve çığlıkları ile kırlangıçlar ve de martılardı…
Bir müddet sonra benim suyum bitti.
Boş su şişemi atacak bir çöp tenekesi baktıysam da göremedim.
Bir süre daha beraberimde taşıdım, ardından da “dönüşte alırım” diyerek yol kenarındaki bir ağacın
dibine bıraktım.
Yürüyüşümüz kâh temaşa kâh sohbet ile devam etti.
Harem’e yaklaşınca döndük.
Hareketlenen boğaz trafiği ile kalabalıklaşan sahil yoluna ayak uydururcusuna biz de adımlarımızı sıklaştırdık. Kısa bir yürüyüşün ardından, biraz önce dibine şişeyi bıraktığım ağacın hizasına geldik.
Fakat o da ne? Ben şişeyi bırakırken bomboş olan ağacın dibinde, şimdi en az 5-6 boş şişe ve bir o kadar da kâğıt parçası vardı.
Safa gülümsedi:
- Hadi bakalım onları da alalım. Madem ilk biz kirlettik, yine eski temiz haline getirmek de bize
düşer.
Tüm atılanları aldık ve Üsküdar’a kadar beraberimizde taşıdık.
Termos ve bardaklarımızı alırken, elimizdeki çöpleri de büfenin çöp kovasına attık.
Ardından da otobüs ile Çamlıca’ya doğru yola koyulduk.
Çamlıca’da indikten sonra takriben 10 dakika daha yürüyüp, biraz önce kıyısından seyrettiğimiz boğazı tam olarak gören bir düz alana vardık.
Hemen çayları doldurduk, simit-peynir eşliğinde kahvaltılarımızı yaptık.
Sonra uzunca bir müddet sessizlik oldu.
Manzaranın güzelliği, ortamın hoşluğu herkesi derin bir sükûta yöneltmişti.
Nedendir sonra, Mirat gayet alçak bir sesle sordu:
- Kırık Cam Teorisini duyanınız var mı?
Matematik ve geometri derslerinde pek çok teorem öğrenmiştik ama bu isimde bir teoremi daha önce hiç duymamıştık.
- Bir ipucu verebilir misin? Yani bu teorem tam olarak ne ile ilgili?
- Şu kadarını söyleyeyim. Bu teorem daha çok sosyal bilimleri ilgilendiriyor. Ayrıca, daha bu sabah
başımızdan geçen bir olayın da “Kırık Cam Teorisi” ile doğrudan bağlantısı var.
İyice meraklanmıştık.
Ama ipuçlarına rağmen hiçbirimiz bir çıkarımda bulunamıyorduk. Mirat anlatmaya başladı:
- Bir suç psikologu olan Zimbardo ve talebeleri, çevre-suç ilişkisi üzerine bir tez çalışması
yapıyorlarmış. Bu esnada bir deney gerçekleştirmeye karar vermişler.
Buna göre, biri fakir ve suç oranının yüksek olduğu, diğeri ise zengin ve daha yüksek yaşam standardına sahip iki semt seçmişler.
Sonra bu semtlere hurda sayılabilecek kadar eski model birer otomobil bırakmışlar.
Ardından da neler olup bittiğini izlemeye koyulmuşlar.
Fakir semtteki aracın üç gün içinde lastikleri sökülmüş, camları kırılmış ve baştan aşağıya yağmalanmış.
Diğer semtteki otomobile ise bir hafta boyunca kimsecikler dokunmamış.
Ardından bir sabah, gruptan bir öğrenci gizlice otomobilin kelebek camını çekiçle kırmış. Günlerdir kimsenin zarar vermediği araç, bu darbenin ardından bir iki saat içerisinde diğer araçtan daha kötü şekilde yağmalanmış.
Zimbardo ve talebeleri, tüm bu olanlar üzerine deneylerine “Kırık Cam Teorisi” adını vermişler ve raporu özetle şu şekilde düzenlemişler:
“Başlangıçta önemsiz ve de küçük gibi görünen pek çok problem, eğer tedbir alınmaz ve de kayıtsız kalınırsa büyük suçlara açıkça davetiye çıkarır. Bu da şunu gösteriyor ki, bu tür problemleri ilk adımda ve henüz çok küçük iken derhal çözmemiz gerekiyor. Aksi takdirde, bir anda çığ gibi büyüyerek problemler yumağı haline gelecek mevcut durum, önlenemez ve içinden çıkılamaz bir hale gelecektir.”
Biz sabah yürüyüş yaparken, boş su şişesini, o ana kadar tertemiz olan bir ağacın dibine bıraktık. Ama dönüşte ki aradan sadece 15-20 dakika geçmişti, birçok kişinin daha oraya çöplerini attığını gördük.
Çünkü bizim attığımız bir boş şişe, o insanlarda yeni çöplerin atılmasına dair bir haklılık üretmişti.
O şişeyi ağaç dibinde görünce, “demek ki buraya çöp atılabiliyormuş” diye düşündüler ve o gönül rahatlığının neticesi olarak da kısa sürede orası bir çöp yığınına dönüştü.
Nasıl ev, dükkân veya arabada bulunan bir kırık camın varlığı, insanlarda diğer camların da kırılabileceğine dair bir haklılık üretirse, ciddiye alınmayan ve önemsiz görülen her küçük suç da insanlarda “normal karşılama ve aynısını yapma” hissi uyandıracaktır.
Kaldırımdaki ilk çöp poşetini, duvardaki ilk yazıyı, dildeki ilk argo sözü umursamaz ve de müdahale etmezsek; çöp yığınına dönen sokakları, duvarları boyalı evleri, küfürlü diyaloglarla dolu konuşmaları gayet normal karşılayan insanlar bir salgın gibi maalesef dört bir yanımızı kaplayacaktır.
Ben size daha ilgincini söyleyeyim mi?
Bu teoremin mucidi esasen, Zimbardo ve talebeleri değil çok tanıdık bir isim.
Kim mi? Ruhu şad olsun, Nurettin Topçu Hoca…
Evet, yanlış duymadınız. Bugün aziz hatırası için burada bulunduğumuz Nurettin Topçu Hoca’nın 1934 yılında Sorbonne Üniversitesi’ne sunduğu doktora tezinin konusu “İsyan Ahlakı” imiş.
“İsyan ile ahlak bir arada olur mu?” diyebilirsiniz…
Veya “İsyanın olduğu yerde ahlak olmaz, ahlakın olduğu yerde de isyan olmaz,” diye düşünebilirsiniz…
Haklısınız, ama bir farkla.
Nurettin Topçu Hocanın bu ifadeden muradı şudur:
“Gördüğümüz bir kötülük, haksızlık karşısında hemen “insan olan bunu yapmaz!” diye feryat ederiz. Hâlbuki, bu eksik ve yetersiz bir tepkidir. “İnsan olan bunu yapmaz” demek yerine “insan olan bunu yaptırmaz” demeli ve de o kötülüğe, suça, haksızlığa engel olmak için çaba sarf etmelidir.
Ziya söze karıştı:
- Küçüktü önemsemedim, büyüdü halledemedim meselesi yani… Demek ki, bu da böyle. Zor iş, zamanında yapmamız gereken fakat yapmadığımız kolay işlerin birikmesiyle meydana gelir.
Sözün bittiği noktada herkes sessizce çantasından Topçu hocanın kitabını çıkardı, kaldığı sayfayı buldu ve okumaya koyuldu…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

“Türk Hava Yolları, TK 2662 nolu sefer sayılı Sivas yolcularının …”
Anons üzerine yerimizden kalktık.
Bagaj ve check-in işlemleri için numarası verilen kontuara doğru ilerledik.
Babamın iki günlük iş ziyareti için Sivas’a gidiyorduk.
Ziyaret, 19 Mayıs tatiline denk geldiği için babam ısrarlı isteklerimi kırmamıştı ve beni de yanında götürmeyi kabul etmişti.
İşlem sırasının bize gelmesini beklerken, bilet üzerindeki “Sivas Nuri Demirağ Havaalanı” ibaresi dikkatimi çekti.

Nuri Demirağ ismi hiç de tanıdık gelmemişti.
Hâlbuki bir şahsın ismi herhangi bir havaalanına veriliyorsa, o şahıs muhakkak çok önemli iş veya işlere imza atmış olmalıydı.
Örneğin, İstanbul’un ve ülkemizin en büyük havaalanında ulu önder Atatürk’ün ismi vardı.
Şu anda bulunduğumuz mega kentin ikinci havaalanına da ilk kadın pilotumuz Sabiha Gökçen’in ismi verilmişti.
İzmir’deki havalimanında ruhu şad olsun, demokrasi şehidi Adnan Menderes’in; Kocaeli Havaalanı’nda da Türk Hava Kuvvetleri’nin 1964’de Kıbrıs’ta gerçekleştirdiği uyarı uçuşunda, uçağı Rum uçaksavarlar tarafından düşürülen pilot Yüzbaşı Cengiz Topel’in isimleri vardı.
Sivas’tan tarih boyunca pek çok ünlü simanın çıktığını biliyordum.
Halk Ozanları Pir Sultan Abdal, Aşık Veysel, siyasetçiler Refik Koraltan, Muhsin Yazıcıoğlu, şarkıcı Emel Sayın, asrın güreşçisi Hamza Yerlikaya, dünya ve olimpiyat şampiyonu Ahmet Ayık ilk akla gelenlerdi.
Tüm bunların arasından sıyrılıp da şehrin tek havalimanına adını verecek kadar hatırı sayılır biri olan Nuri Demirağ kimdir derken işlem sırası bize geldi.
Check-in işlemimizi tamamlayıp uçağa doğru yöneldik.
Koltuklarımıza yerleştikten sonra, koltuk cebindeki hava yollarının dergisini alarak şöyle bir göz atmaya koyuldum.
Yine her zamanki gibi nefis fotoğraflarla süslenmiş gezi yazıları ile tarihin tozlu sayfalarından özenle seçilmiş siyah-beyaz fotoğraflara eşlik eden yaşam öykülerinin içine dalmıştım ki, “İnovasyon-Yeni ve Farklı Bir şey Yapmak” başlıklı yazı dikkatimi çekti.
Yazının hemen yanında, elinde tekerlekli bavul gülümseyen bir pilot fotoğrafı vardı.
Altyazıdan adının Robert Plath olduğunu öğrendiğim pilot, 1987 yılında Northwest Havayolları için çalışırken tesadüfen tekerlekli bavulu icat etmişti.
Evde bavulunu tamir ederken dik taşımak için alt kısmına tekerlek takan Plath, çantanın yan tarafına eklediği basit bir çekme mekanizmasıyla bir anda milyonlarca yolcuyu bel ağrısından kurtarmış ve de seyahatleri daha kolay bir hale getirmişti.
Tekerlekli bavullar, mucidine ilk yıl 50 milyon dolar kazandırırken, Plath bugün yolculuk yapan herkesin elindeki her bavul başına 50 sent kazanmaya devam ediyormuş.

Yazı hayli ilgimi çekti.
Diğer inovasyon örnekleri olarak 1787’de zil ile saati birleştirerek ilk çalar saati icat eden Levi Hutchins; 1858 yılında kurşun kalem ile silgiyi birleştirerek silgili kalemi keşfeden Hyman Lipman; 1983 yılında bildiğimiz 54 tahtadan Jenga adlı fiziksel ve zihinsel beceri oyununu düşünen Leslie Scott ard arda anlatılmıştı.
Bizim insanımızdan verilen örnekler arasında en çarpıcı olanı “Simit Sarayı” idi.
Yazı, simidin tarihi ile başlıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu’da hüküm sürdüğü döneme kadar uzanan simidin öyküsüne göre, 1593 tarihli Üsküdar Şeriye Sicili’nde, has undan yapılmış halka biçimindeki bir çeşit ekmek “simid-i halka” olarak adlandırılır. Simit yüzyıllar boyunca, yoksul insanların aldığı zenginlerin ise asla itibar etmediği sokaklarda satılan bir besin olarak kalır. Ta 2002 yılına kadar. O yıl, Haluk Okutur ve iki ortağı 10 bin dolar ile kurdukları şirket ile simidi saraya taşırlar ve Simit Sarayları 10 yılda tam 100 milyon dolarlık ciro gerçekleştirir.

Kalkış anonsu üzerine dergiyi kapatıp, koltuk arkasına yerleştirdim.
Esasen, verilen örneklerdeki isimlerin hiçbirisi sıfırdan yeni bir şey icat etmemişlerdi. Bilakis, hali hazırda mevcut olan şeylerin üzerinde zihin jimnastiği yapmışlardı.
Nasıl ki Plath, ne tekerleğin ne de bavulun mucidi olmamasına rağmen; o ikisinin basit bir birleşimi ile ortaya müthiş bir yeni ürün çıkarmıştı; tıpkı onun gibi Hutchins zil ile saati, Lipman silgi ile kalemi birleştirmişti. Scott, basit tahta parçalarından çok keyifli bir oyun çıkarırken; Haluk Beyler ise yüzyıllardır var olan simidi bambaşka bir konsepte taşımışlardı.
Demek ki inovasyonda, yeni üretilen bir şey yoktu. Mevcut olanların üzerinde basit ama faydalı değişikliklere imza atmaktı. Onları alıp geliştirmek, bir nevi eski köye yeni adet getirmekti.
Uçak kalkmıştı.
Babam, işiyle alakalı bir yazıyı okumaya başlayınca; ben de arkama yaslanıp, önümdeki panelden filmler bölümüne girdim. En son seyahatimde, Devrim Arabaları’nı seyretmiştim. Yine belgesel kategorisinden, daha önce izlemediğim bir filmi rastgele seçtim ve seyretmeye koyuldum.
Ekrana yansıyan ilk görüntüde daha önce hiç görmediğim bir adam ve yanında da şu sözler belirdi:
“Hesaplı hareket ettiğini zanneden ve onunla iftihar eyliyen dar kafalar; kurtulmağa, yükselmeğe elverişli hiç bir eser vücuda getirmezler. Kurtuluş ve yükselişi, ancak varlığına dayanan ve mülkü milletin gizli kapalı hazinelerini verimli hale getirmesini bilen, şahsi menfaatini millet menfaati uğruna feda eden, ruhu idealist, dimağı realist şahsiyetlerde aramalıdır.”
Ardından, siyah beyaz görüntüler eşliğinde tok bir ses anlatmaya başladı:
“1886’da Sivas ilinin Divriği ilçesinde doğdu. Ömer Bey ve Ayşe Hanım’ın oğludur. Babası,…”
Şu ana kadar tek anladığım, bu bir şahsın hayat hikâyesi idi. Ama ne ilk görüntüdeki fotoğraftan ne de verilen bilgilerden bu kişinin kim olduğuna dair en ufak bir ipucu elde edememiştim.
“1931 yılında, İstanbul’un geleceğini ve mevcut ulaşım altyapısının bir gün yeterli gelmeyeceğini görerek Asya’yı Avrupa’ya bağlayacak bir Boğaz Köprüsünün yapılması gerektiğini söyledi. Üzerinden tren yolu da geçen projesini tamamlasa da, proje reddedildi ve Türkiye Boğaz Köprüsü için tam 42 sene beklemek zorunda kaldı.

Yatırımlar arttıkça enerji kaynaklarının yetersiz olduğunu ve tedbir alınmazsa elektriksiz kalınacağını öngörerek, 1933 yılında Keban Barajı projesini dile getirdi. Ama bu fikri de yeterli desteği görmedi ve baraj ancak 33 yıl sonra inşa edilebildi.”
Seyrettikçe hem şaşkınlığım hem de cahilliğim artıyordu.
Üzerinden sayısız sefer geçtiğim boğaz köprüsünün ilk fikir babası, yapıldığı yıl ülkemizde üretilen elektriğin yüzde 20’sini tek başına karşılayan Keban barajını ilk dile getiren bu adam kimdi? Böyle büyük projelere nasıl cesaret edebilmişti?
Tam bu esnada, belgesel filmde benim iç sesime nazire yaparcasına onun şu sözü aktarıldı:
“Bizim çocuklardan gelişi güzel birini çağırıp “Dünyanın en iyi tayyaresini yapar mısın?” diye sorunuz. Size, mümkün değil “yapamam” cevabını vermez. Çünkü “yapamam demek, benliğimden, varlığımdan vazgeçtim. Aczimi zaafımı kabul ettim” demektir. Hâlbuki Türk aciz değildir ki aczi kabul etsin.”
Hemen ardından da “ilk” sözcüğü ile dolu pek çok bilgi ekranda akmaya devam etti:
“1922’de ilk Türk sigara kâğıdını “Türk zaferi” adı ile üreterek piyasaya sürdü. 1944 yılında saatte 325 km yapabilen ve 1000 km mesafeye kadar gidebilen tamamen yerli yapım ilk Nu.D 38 uçağını yaptı. Özel radyo kurmak için 1948’de izin istedi. Ama bu öngörüsü tam 50 sene sonra hayata geçirebildi. 100 bin satan gazete kurdu. İlk muhalefet partisini kurdu. Ankara’nın doğusuna ilk demiryolunu yaptı. İlk yerli paraşütü yaptı. İlk şehir ve köy planlarını hazırladı. Bu planlar içinde her şehirde bir havaalanı da vardı. Karabük’te Demir ve Çelik, İzmit’te Selüloz, Sivas’ta Çimento fabrikalarını kurdu.”

Söyleyecek söz bulamıyordum.
Durumumu anlatmak açısından, en basitinden “şaşkınlıktan küçük dilimi yutmak üzereydim” ifadesi o kadar hafif ve aciz kalıyordu ki!
Nasıl olmuştu da bu kadar önemli bir insanın ismini bugüne kadar hiç duymamıştım?
Nasıl bir adamdı ki, bu kadar farklı sahada bu kadar orijinal fikir sahibi olabilmiş, daha da önemlisi bu projeleri hayata geçirebilmişti?
Ve belgesel filmin son sahnesi ekranda belirdi:
“Türk sanayisinin bugünlere gelmesinde, çok partili siyasal yaşamın başlamasında, yabancıların tekelinin kırılmasında, Cumhuriyet’in kurulmasında, vatanın müdafaasında hep önde ve öncü oldu.
İlklerin öncüsü, üretimin sözcüsü Nuri Demirağ’ı rahmetle anıyor, ruhu şad olsun diyoruz.”

İniş için anons yapılıp, masa ve ekranların kapatılması istendiğinde zihnimde yapbozun parçaları yerli yerine oturmuştu.
Artık; soyadını, ilk demiryolu müteahhidi olduğu için bizzat Atatürk’ün verdiği Nuri Demirağ’ın adının neden Sivas havaalanına verildiğini anlamıştım.
Havayolu dergisinde okuduğum yabancı inovasyon örneklerinin sahiplerinden çok daha fazla takdiri hak eden Nuri Bey; bırakın bir koltukta iki karpuz taşımasını, iki koltuğunun arasına rengârenk ve farklı büyüklüklerde onlarca meyve sığdırmıştı.
“Peki, nasıl oluyor da…?” sorusunun cevabı da belgeselin başlangıcında bizzat kendi sözleri ile aktarılmıştı:
“Hesaplı hareket ettiğini zanneden ve onunla iftihar eyliyen dar kafalar; kurtulmağa, yükselmeğe elverişli hiç bir eser vücuda getirmezler.”
Eğer Nuri Bey, çevresindeki yüzlerce insanın “Adam sen de, dünyayı sen mi kurtaracaksın?”, “Yahu, boş ver. Nereden çıktı bu eski köye yeni adet getirmek?”, “Bırak Allah aşkına, başımıza icat çıkarma!” gibi sözlerine kulak assa idi, çoktan tarihin tozlu sayfalarında yerini alacak ve de ismi silinip gidecekti.
Ama o, öyle yapmamıştı.
Israrla eski köye yeni adet getirmeye, icat çıkarmaya çalışmış, yeniliklere yelken açmıştı.
Gün gelmiş, ters rüzgârlar ile karşılaşmış; gün gelmiş, anlaşılmamış ve gün gelmiş, destek yerine köstek olunmuştu.
Ama o yılmamış, çalışmış, çabalamıştı.
Asla, tadı çok güzel olmasa da bildiği ayranı, hiç tatmadığı yoğurda tercih etmemişti.
Önüne çıkan yollardan daima az kullanılmış olanını tercih etmişti.
İcat çıkartmış, eski köye yeni adet getirmiş ve Nuri Demirağ olmuştu.
Ve uçağın tekerlekleri piste değdiğinde bizi dev bir tabela karşıladı.
“Sivas Nuri Demirağ Havaalanı…”
Ruhun şad olsun Nuri Bey…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

AKİS Dergisi / 3 Temmuz 1961

3 Temmuz 1961. Akis Dergisi.
Sahibi ve başyazarı İsmet İnönü’nin damadı Metin Toker.
27 Mayıs darbesinin üzerinden bir seneyi aşkın zaman geçmiş.
O gün bugündür,  dergi sayfalarında bir “idam telkini” gırla gitmektedir.
Yorumsuz olarak, Metin Toker’in o sayıdaki başyazısının bir kısmını sunuyorum.

Meraklısına başyazıdaki “ifrit” kelimesinden kastın ne olduğunu da aktaralım.

ifrit Ar. ¤ifr³t a. (ifri:ti) esk.

1. Doğu masal ve efsanelerinde kötü ve korkunç cin: “Masalların ifriti gibi birdenbire içimde korkunç bir çehre canlandı.” -H. C. Yalçın.
2. mec. Öfkeli, ortalığı birbirine katan kimse.
3. mec. İçini kemiren, meşgul eden şey: “İçimdeki bu ifriti öldürmek, sükûnumu bulmak için kendimle cenk ettim.”
TDK-Büyük Sözlük

“A. Menderes adındaki bir adamın Türk milleti tarafından aranabileceğini sanmak için bu topraklar üzerinde yaşayan insanları hiç tanımamak lazımdır. Adnan Menderes, şeriatın kestiği bir parmak gibi ipin ucunda sallandırılsa bu topraklar üzerinde yaşayan tek ferdin kılı kıpırdamaz…”

Evet, aynen böyle yazıyor…
Akis dergisinin süreci nasıl yönlendirdiğine dair en güzel örneklerden birisi de şudur:

Dergi, edepli ve tarafsız kapağı(!) ile Org. Cemal Gürsel’in başucundadır.

O Cemal Gürsel’in, ekibinin ve Akis dergisinin arzuladığı tabloyu, anladığı millet iradesini de yorumsuz sunuyorum.


Biz yine Temmuz 1961 sayısına dönecek olursak, ki baştan sona ip-urgan-sallandırmak-asmak kelimeleri havada uçuşmaktadır, bakın ne yazılmış?

Tüm bunların yanında madalyonun bir de diğer tarafı var.
Fotoğrafları yayınlamıyorum ama o sayfalarda da İsmet İnönü’nün kızı, Metin Toker’in eşi Özden Toker’in su kayağı maceralarına ve de Cemal Madanoğlu’na ait köpek gezdirme sahnelerine yer verilmektedir…

Ne diyeyim…
Bugün 17 Eylül.
Hüzün doluyor insan…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Oktay Derelioğlu 6 sene tek takımda, sonraki 6 sene 10 takımda oynadı.

Sergen Yalçın yine 6 sene tek takımda, sonraki 6 senede 9 takımda futbol oynadı.

Hasan Vezir (Meşhur geri dönüş maçlarından FB-GS (4-3) maçında, skor 0-3 iken ikinci yarı 3 gol atan futbolcu) 4 sene tek takımda, sonraki 6 sene 6 takımda top koşturdu.

Bülent Uygun 4 sene tek takımda, sonraki 6 senede ise tam 8 takımda sahaya çıktı.

İlklerden sonra çok dikiş tutmaz.
Sona doğru devamlı “değiştirmeler” başlar.
Spor sahalarında da, televizyon sektöründe de, iş hayatında da, evliliklerde de.
Hatta hatta basında dahi…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print


Sevgili Gençler,
Okul öncesi, ilköğretim, lise, üniversite şeklinde devam eden eğitim hayatınızda bir dönemi daha başarıyla geride bıraktınız. Bu kademelerin her bireri kendi içerisinde ayrı ayrı çok önemli olsa da, lise yılları ittifakken daima diğerlerinden bir adım öne çıkmıştır.
Sevgili Gençler,
Bu çatı altında geçirdiğiniz 4 yıl boyunca sizlere akademik bilgi yanında, yaşanmış hayat öykülerinden de kesitler sunmaya çalıştık. İstedik ki, her biri sahasında dev birer isim olan bu şahısların yazdıklarından, söylediklerinden kısacası yaşamlarından kulağa küpe, gönle deva dersler çıkarasınız.
Gözleri dış dünyaya kapalı ama iç dünyaya alabildiğine açık Cemil Meriç’le tanıştınız bir köşe başında. Kendisini “hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi” olarak tanımlayan Meriç’ten öğrendiniz size düşen görevi: Muhteşem bir maziyi yine muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak. Devam…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print


“Önce Subhanekeyi okuyacağız. Ve celle vesenaüke ile. Sonra Allahümme salli ve Allahümme barik. Bunları zaten biliyorsun. Daha sonra cenaze duası var ama bilmeyenler Fatiha’yı okuyabilir, zaten son tekbir ile de selam vereceğiz.”
Yıllar önce idi.
Camide vakit namazı harici bir de cenaze namazı kılındığını yeni yeni öğrendiğim zamanlar…
O gün bir cenazeye tevafuk edince, yan yana saf tuttuğum dayım böyle tarif etmişti.
Gel zaman git zaman, cenaze namazı da bir vakit namazı kadar olmasa da çok sık hayatıma girer oldu.
Kışı, yazı, yağmuru, çamuru derken; imam efendinin ardında annem, babam, dedelerim, ninelerim, dayılarım, teyzem için saf tuttum.
Naim Hoca, Selim Hoca, Alâeddin Hoca için “Er kişi Niyetine” deyip tekbir aldım.
Akif’inden Bilal’ine, Yusuf’undan Yavuz Selim’ine son vazife için koşup, “Buyurun 4 tekbir ile…” çağrısına uyup el bağladım.
Ve son olarak da hafta sonu Huzeyfe Kalfa için Mevlana Camiinde idim. Devam…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Üstad Fischer her ne kadar öyle demiş olsa da…
Esasen, hayat satrancın ta kendisidir…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print
Sayfa: 1 / 3123»