Nurettin Topçu’nun “Türkiye’nin Maârif Davası” ve Sâmiha Ayverdi’nin “Millî Kültür Mes’eleleri ve Maârif Dâvâmız” altı çizile çizile, müzakere edile edile okunası iki eser…

Yanlış anlaşılmasın…
Bu iki eser sadece eğitimciler için değil; her yönetici, anne-baba, idareci için birer başvuru ve de kaynak eser hükmündedir.
Kifayet-i müzakere, Sâmiha Hanım’ın eserinden bir bölüm ile noktayı koyalım…
İyi okumalar, hayırlı tefekkürler…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Martı Jonathan Livingston, Küçük Prens, Küçük Kara Balık, Şeker Portakalı, Çocuk Kalbi…
Muhtemelen bunları okudunuz, en azından duydunuz…
Peki ya Cahit Zarifoğlu’nun “Serçekuşu”nu?

Ah, ah şu batı…
Boynumuz ağrıdı batıya bakmaktan da hala bir türlü vazgeçmedik…
Her ne ise…
Artık duydunuz, vebali var.
Alınması gerekir, okunması gerekir,
İşte o Serçekuşu’ndan birkaç alıntı…
Buyurun efendim…

“Sofra bezinin önüne düşmüş ekmek kırıntılarını, herkes kendi önündekileri topluyor ve besmele ile ağzına atıyor. Bereket, göz aydınlığı, zihnin parlaklığı buradadır.”

“Ah sabah ne güzeldir. İşte başlıyor. Geceyi sıkıntıyla geçiren hastalara bir gönül ferahlığı. Helal ekmek peşinde koşacaklar için bütün yeryüzü cennete ulaştıran yollardır. İster küçücük bir bostanda, ister binlerce dönümlük tarlalarda. İster denizlerde, ister ırmaklarda.”

“Her az konuşan öz konuşmuş olmayabilir, yanılmayın. Az konuşanları bir şey sanmayın sırf az konuştuğuna bakarak. Ya! Keramet bunlarda değil sizde olmalı. Bunu anlayacak olan sizsiniz. Hele konuşan sizseniz bilirsiniz az mı konuştuğunuzu çok mu konuştuğunuzu. Bazıları vardır ki az konuşurlar ama o bile çoktur.”

“Küçük bir serçe hiç bir zaman bir fil gibi ölemez. Zaten arzuları da hayalleri de vazgeçilmez şekilde irileşip içine çöreklenmemiştir…”

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Gönül hûn oldu şevkinden boyandım ya Rasûlallah
Nasıl bilmem bu nîrana dayandım ya Rasûlallah
Ezel bezminde bir dinmez figandım ya Rasulallah
Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Rasulallah

Yanan kalbe devasın sen, bulunmaz bir şifasın sen
Muazzam bir sehasın sen, dilersen runumasın sen
Habibi Kibriyasın sen Muhammed Mustafasın sen
Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Rasulallah

Bugün mevlidhan ve tasavvuf musikisi sanatçılarının büyük bir vecd ile söyledikleri meşhur “Yanan Kalbe Devasın Sen” isimli naat onundur. Yukarıdaki iki dörtlük bu naattan alınmıştır.

Aşağıdaki sözlerin sahibi de O’dur…

- Allah hep lûtfeder. Kahır gibi görünmesi bizim bakışımızın kötülüğündendir.

- Doktorun ustalığına güvenirsek verdiği ilaç acı da olsa, tatlı da olsa alırız. Allah’ın nimetlerini seviyor, belalarına kızıyorsak O’na güvenmiyoruz demektir!

- Namaz kılmak!… Aman Allah’ım o ne büyük nimettir! Kanımla, gözyaşımla abdest alabilsem, kızgın saç üstünde namaz kılabilsem. Yanarak, kavrularak namaz kılabilsem. Namaz kanadını açmadıkça hakikate uçamazsınız!

- Namazın bir saniyesi yanında tüm kâinat bir saman çöpü bile olamaz.

- Dinlerin hakikatine inenler, Allah’a yaklaşırlar. Hıristiyan ve Yahudiler dinlerini iyi inceleseler yolları mutlaka Aşk-ı Muhammedi’ye çıkar.

Bugünlerde elimde Mustafa Özdamar’ın O’nu anlattığı eser var.

Mevlânâ’nın izinde bir aşk yolculuğunın ve de yolcusunun hayat hikayesi…
Bizler pek bilmeyiz, okumayız abidevi şahsiyetleri.
Hele hele; Mehmet Akif meşrep

Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince
Günler şu heyulayı da er geç silecektir
Rahmetle anılmak ebediyet budur amma
Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir?

diyenlerdense…

Yaman Dede’yi tanıyın, okuyun…
Bu toprakların ne münbit olduğunu anlamak için…
Bu vatanın kimlere kimlere evsahipliği yaptığını idrak etmek için…
Tefekkür için, ibret-i alem için…
Tavsiyemdir…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Prof.Dr.Haluk Dursun Bey, üniversiteden hocamdır.
Evet, kendileri matematik bölümünde tarih hocası idi.
Ne kadar ilgi çeker, siz tahmin edin.
Hele hele hiç bir dersinde yoklama almayan…
Onun ötesinde dersi için küçük sınıfı değil de büyük amfiyi tercih eden…
E, tüm bunların sonunda tabiatıyla nasıl bir kanıya vardığınızı az çok tahmin edebiliyorum.
O zaman sıkı durun ve ezber bozun.
Haluk Bey, derslerini dev amfi salonunda işlemesine ve hiç bir zaman yoklama almamasına rağmen asla ve kat’a bir günden bir güne ayakta öğrenci olmadan dersine başlamadı!
Evet, evet yanlış duymadınız.
Her dersinde sıralar dolar, üstüne, ayakta kendisini dinlemeye gelen -pek tabi başka bölümlerden de- öğrenciler olurdu.
Hani, Amerikan şirketlerinin insan kaynakları bölümü iş başvurusuna gelenlere tek soru sorarmış:
- What is your difference? (Senin (diğerlerinden) farkın ne?)
Haluk Dursun Hoca’nın diğerlerinden elbette bir farkı olmalıydı.
Yoksa; not olarak daha baskın olan ve hocasının devamsızlık noktasında çatır çatır yoklama aldığı derslerde bile sıralar dolmazken kendisinin dersleri nasıl hep “kapalı gişe” oluyordu?
İlk farkı; Haluk Dursun Hoca, üstad Necip Fazıl’ın “Siz hiçbir sarrafın bağırdığını duydunuz mu? Kıymetli malı olanlar bağırmaz. Domatesçi, zerzevatçı bağırır ama, kuyumcu bağırmaz. Eskici bağırır ama, antikacı bağırmaz. Düşünce bağırmaz. İnsan bağırırken düşünemez.” sözünün en canlı temsilcilerindendi.
Ötesinde, nasıl ki öğrencide tecessüs-merak önemli ise; hocada da olması gereken öğrenciyi şaşırtabilmek veya Dücane’nin tabiriyle “şaşakalmasını” temin etmekti ya; Haluk Hoca’nın yaptığı tam da buydu.
Bir dersine elinde yabancı bir dergiden bir fotoğrafla gelir, oradan yaptığı girizgah ile bizi bambaşka ufuklara götürürdü.
Bir başka dersine Osmanlı evlerinde kapı eşiklerinin/boylarının neden alçak ama tavanların yüksek olduğunu sorarak başlar, merak “tavan” yaptıktan sonra da en güzel şekilde izah ederdi.
Ondan öğrendik hep misafir ayakkabılarının neden kapı önünde düzeltilmemesi (misafir rahat giysin diye çeviririz ya) gerektiğini, “ışığı kapat” yerine “şavkı dinlendir” demeyi tercih etmenin edebini ve de kapı üzerindeki iki tokmağın hikayesini…

Dersin bitmemesini ister mi bir öğrenci?
İşte, gerçek hocanın dersi, Haluk Hoca’nın dersi böyle idi.
Mezuniyet sonrası bir seferinde de kendisinin anlatımıyla Boğaz Turu yapmak nasip olmuştu da, o gün kendisini -haddime değil elbette ama- bir kez daha takdir etmiştim.
O yalıların 300 yıllık tarihlerini, elden ele nasıl geçtiğini, Boğaz’ın ilginç adet ve sakinlerini öyle güzel resmetmişti ki…
Kendisi, dedim ya, göz önünde bulunmaktan hep imtina ederdi.
Ondan olsa gerek yazdığı kitaplar iki elin parmağını geçmez.
Biliyorum ve eminim ki, bunun en az on katı malzeme var zihninde, dağarcığında…
Ama o Akif meşrep ‘Sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir?’ demeye kararlı idi.
Hiç bir makama talip olmadı, ona eminim ki bazı müdürlükleri zorla kabul ettirdiler.
Ve işte Haluk Hoca’nın yeni kitabı çıkageldi geçen gün.
İncir Çekirdeği/Hereke’den Çıktım Yola
Yine o merak uyandıran örgü, o müthiş üslup, o canlı anlatım ve gurmeden İstanbul’a, hocalarından babaannesine onlarca konu, hatıra…
Tam bir “Kırk Ambar”
Tavsiyemdir efendim…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Yanılmıyorsam 91 yılı idi.
Raskolnikov’un müthiş öyküsü ile tanışmıştım ilk defa Dostoyevski ile.


Suç ve Ceza’yı -hala o güzel uygulama devam ediyor mu bilmiyorum- Pazar günleri sahafların mesken tuttukları Kadıköy sokaklarındaki bir yaşlı amcadan almıştım.
Klasiklerin onlarca yayınevi tarafından basıldığını(yazarın ölümünden 75 yıl sonra telifin kalkması sebebiyle) ama aslına en yakın olanı okuma adına belli yayınevlerinden alınmasının da şart olduğunu biliyordum.
Bu bilinçle, göze hoş gelen inceciklerden değil de tuğla kalınlığındaki 2 cilt halinde olanı tercih ettim.
Ve de 2 günde bitirdim.
Aradan 20 yıl geçmişti ki, geçtiğimiz günlerde Suç ve Ceza’nın Radyo Tiyatrosu’na tesadüf ettim.
Tevafuka bakın ki, elimde de Stefan Zweig’ın Satranç’ı vardı.


Tevafuk dedim, çünkü daha çok biyografi yazarı olarak bilinen ve Balzac, Dickens, Tolstoy, Nietzche, Stendhal, Magellan, Erasmus gibi pek çok ünlünün hayat öyküsünü kaleme alan Zweig’ın belki de en hacimli ve derinlemesine tahlillere sahip eseri Dostoyevski ile ilgili olanıdır.
Bir yandan Satranç’ı okumaya, yürüyüşe veya alışverişe çıktığımda da Suç ve Ceza’yı dinlemeye koyuldum.
Kadim kuralım elbette hala geçerli.
Matbu halinde okumadığım bir eserin asla ve kat’a ne filmini seyrederim ne de radyo tiyatrosunu-sesli kitabını dinlerim.
6 saatlik tiyatro ile Raskolnikov ve ailesinin-tefeci kadın ve kardeşinin başında örgülenen ve aslında Dostoyevski’nin o zamanlardaki halet-i ruhiyesinden çok derin-net çizgiler taşıyan öykü ile tekrar hatırladım yıllar önceki eseri.
Tıpkı 70 sayfalık Satranç’ta da aslında okuduğunuzun Zweig’ın kendi duyguları, hissettikleri ve karamsarlıkları olduğu gibi.
Kitabın kapağını kapatıp, ses-çalarımın stop düğmesine bastığımda şöyle bir düşündüm:
Esasında Zweig’ın Satranç eseri de çok rahat Suç ve Ceza gibi 2 belki 3 cilt olabilecek içeriğe sahipti.
Ama doğru ya…
Yahudi asıllı Avusturyalı Zweig’ın acelesi vardı.
Dünyadan ümidini kesip eşi ile beraber uyku ilaçları ile intiharından sadece 1 yıl önce yazmıştı bu eserini.
Ve çok önceden planladığı intihar kurgusunda-ilk eşine de beraber intihar etmeyi teklif ettiği yazılır- bilinçli ilerlemekteydi.
Ve hiç de sürpriz olmayacak şekilde, kitaplarındaki pek çok figür gibi gönüllü ölümü tercih etmişti.
Virginia Woolf gibi ceplerine taş doldurup yürümemişti denize doğru.
Kravatını takmış, veda mektubunu yazmış ve birlikte iki kutu ilacı içtiği eşi ile yataklarında, sarılmış halde veda etmişti bu dünyaya.

Yazık, çok değil 2 sene daha sabredebilseydi; onun ve uygulamaları yüzünden intihar ettiği Adolf Hitler’in metresi ile intiharının romanını yazıyor olacaktı belki de… Hem de büyük bir keyifle. Kader…
Satranç’ın son bölümünde Zweig’ın alt üst olmuş psikolojisinin, karamsarlığının ve ümitsizliğinin izlerini ayan beyan görüyorsunuz.
Satranç metaforu üzerinden hiç’liğe, ümitsizliğe, işkenceye, Hitler’in acımasızlığına, bir tebessümün esirgenmesine bol bol göndermeler var.
Hayatın herhangi bir safhasında iyi olanın kazansa da sonunda mutlak kötünün mat yapacağını yazar Zweig…
Keyifli ve sürükleyici “Satranç” ın sergüzeştinde maatteessüf anlaşılamamak, hatta onun ötesinde ulaşılamamak vardır.
Malumunuz, bazen eser isimleri (hatta kapakları vs.) satış ve okunurlukta ciddi etken olabiliyor.
Elbette klasik boyutuna ulaşmış yazarlarda okuyucu bunlarla çok ilgilenmese ve de adrese teslim okusa da, yeni başlayanlar için bu bir realitedir, etkendir.
Raflarda dolaşırken satranç ismini görüp pas geçen pek çok kişi olduğunu tahmin ediyorum.
Bizden bir örnek verecek olursam; yakın tarihimize ve edebiyat dünyamıza ışık tutmak adına çok önemsediğim Münevver Ayaşlı’ya bir bakmanızı rica edeceğim.
Münevver Hanım’ın en bilinen ve de okunan eseri “İşittiklerim, Gördüklerim, Bildiklerim” dir.
Okuyucu, bunun bir hatırat olduğunu bilir ve hemen alır.
Hemen hemen aynı formatta bir eseri daha vardır ki hiç bilinmez.
“Geniş Ufuklara ve Yabancı İklimlere Doğru”


Çünkü bu ismin ne çağrıştırdığını okuyucu kavrayamaz ve tabir-i caizse pas geçer.
“Efendim, kapağını açıp şöyle baksa” diyenleriniz olacaktır muhakkak ama ben de size derim ki Bkz. İnternet üzerinden satış rakamları…
İşte; Yahudi kökenli Avusturyalı Dr.B, köyünün sınırlarını aşamayan asosyal dünya şampiyonu Czentovic, zengin ve para ile her şeyi yapabileceğinin doğrultusunda yaşayan McConnor ve yine Avusturyalı “ben-anlatıcı” nın bir gemide geçen hikâyesinin eseri “Satranç” da şahsi kanaatimce aynı sıkıntıdan muzdarip/tir.
Hülasa…
Bu sıcak yaz günlerinde evinizin balkonunda veya şöyle serin bir kafede, ister soğuk bir soda isterseniz sıcak bir çay eşliğinde 2 saatinizi ayırın…
Satranç’ı elinize alın ve bitirin.
Müthiş keyif alacaksınız…
Garantimdir efendim.

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

İrfan Orga ismini, kadim bir dostumun onun “Bir Türk Ailesinin Öyküsü” kitabından bahis açtığı güne kadar hiç duymamıştım.
Bu aralar okumalarımı “yakın tarih ve anı-hatırat” türü ile alakalı eserlere yoğunlaştırdığımdan, eseri hemen sipariş ettim.
Ve akıcı-hoş anlatımının da etkisi ile bir solukta bitirdim.
Eser, ilk bakışta – elbette dil olarak onun kadar edebi olmasa da – Gündüz Vassaf’ın “Annem Belkıs” ını anımsattı.
Nihayetinde 1908 doğumlu İrfan Orga eserinde uzun uzadıya ailesini ve bilhassa anne ve babaannesini anlatıyordu. (Babası daha kendisi 7 yaşında iken Çanakkale’de şehit düşer.)
Bir başka yönden ise Ayşe Kulin’in “Adı Aylin” ini hatırlattı bana.
Sonuçta, bir Türk subayının yurt dışında devam eden ve biten – hadi “katil uşak” diyerek tadınızı kaçırmayayım ama ufak da bir ipucu vereyim – İrfan Orga’nın da akıbeti, Aylin Radomisli gibi neticeleniyordu. Bir de yabancılarla evlilik bahsi…
Ve yine öykü, Ayşe Şasa’nın “Bir Ruh Macerası”nda kaleme aldığı otobiyografisini akla getiriyordu.
Üzücü olanı, Ayşe Hanım kadar şanslı-dualı olmaması ve… Hım, kelimeleri doğru seçeyim ki, sizin okuma serüveninizin tadı kaçmasın; Ayşe Hanım gibi değil diyerek geçeyim. Sadece Ayşe Şasa-anne ve İrfan Orga-babaanne ilişkisi çok benzer…
Ve belki de, Cahide Sonku “Peçete Kâğıdındaki Hatıralar” ve Belgin Doruk desem daha doğru.
Hoş, bu son iki isim daha çok annesinin hayat öyküsüne uyuyor.
Dönelim esere.
Zengin bir ailede başlayan öykü.
Dünya Savaşı ile başlayan zor yıllar.
Kuleli-Harbiye.
Her şey tamam derken evlilik. Yurtdışı. Ve 62 yıllık bir hayat.
Bu eser İngiltere’de 1950’de yayımlanıyor. Ülkemizde ise 1994’de…
Eserde bariz tutarsızlıklar var.
Bir defa, eserde yayıncının yaptığı değişiklikler göze çarpıyor.
Zaten, yaşamak için yazmak zorunda olan ve yazdığının da satması gereken İrfan Orga’nın bu tür telkinlere “sanatım, gururum” diyerek karşı çıkma lüksü bulunmuyor.
Ve yayıncı da, esere – aşk, batıl tasvirler, 3 yaşında bir çocuğun hatırlama imkânı olmayan detaylar, İslam’ı kötüleme vd – gibi pek çok bölümü ustalıkla “yediriyor.”
Belki de devamını yazmayı planlıyordu, çünkü bitişi onu gösteriyor ama ömrü mü vefa etmedi; umudu mu kırıldı bilmiyorum.
Üzücü olanı, yıllardır ve hala yurtdışında bizi, Osmanlı’yı, geleneklerimizi anlatan eserler bunlar oluyor.
Halide Edip’in “Sinekli Bakkal” ı oluyor, Orhan Pamuk “Benim Adım Krımızı” sı oluyor.
Sonra da “Midnight Express” çekildi diye kızıyoruz.
Uzun mesele… Can sıkıcı bahis…
İyisi mi; akıcı olan ama vasat çevrilmiş, sübjektifliği asla kulak arkası edilmeden okunabilir bir eser.
Bilhassa bir yolculuk için ideal bir eser.

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Yazın sıcak, Ramazan’ın bereketli günlerinde elbette ki kitapsız saatler düşünülemez.
Belki biraz daha hafif, aperatif tercihlerde bulunulabilir.
Bunun için size güzel bir teklifim var.
Benim de tesadüfen tanıştığım bir yazar ve eserleri.
Tanıştığım dediysem, 1969’da vefat eden merhum Ahmet Ragıp Akyavaş’tan bahsediyorum.
İlk tahsilini Şam’da Saint-Vincente de Paul Fransız mektebinde yapan yazar, bilahare İstanbul’da Soğukçeşme Askeri Rüştiyesine devam etmiş, ardından da tekrar Şam’a dönüp Şam Askeri İdadisine girmiştir.
İstanbul Pangaltı Harbiye’si mezunu Akyavaş; Balkan, Süveyş Kanalı, Çanakkale ve Romanya cephelerinde beş defa vurulmuş, düşmanla göğüs göğse çarpışmıştır.
Osmanlı Devleti’nin son beş sadrazamının yanında yaver olarak bulunmuş, sadarette bulunduğu sırada İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş ve yirmi sene hâkimlik yapmıştır.
Ama bizi ilgilendiren konu A.Ragıp Akyavaş’ın 10 eserlik külliyatı…
1950’li yıllardan 69’daki vefatına kadar kaleme aldığı gazete fıkraları, her biri ikişer cilt olan Asitane, Tarih Meşheri, Üstad-ı Hayat ve Derken Efendim olarak kitaplaştırılmış.
Bir dönemi, insanlarını tatlı bir üslupla kaleme alan eserlerini tavsiye ediyorum.
Eserler; eski İstanbul, tarih bahisleri, hatırat, kültür sohbetleri gibi geniş ama çok özel alanlarda eşi menendi bulunmaz bilgiler içeriyor.
Şu an hal-i hazırda Derken Efendim kitabının ilk cildini büyük bir keyifle okuyorum.
Gelelim, üzümün sapına.
Eserler Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları tarafından basılmış.
Ama ne yazık ki, tanıtım ve reklam noktasında öyle kısır kalınmış ki; sadece belirli dar bir zümrenin bu eserlerden ya haberi var veya yok.
Kitapyurdu gibi bu işin lokomotifi sayılabilecek bir sitede dahi tanıtım yazısı olmayan ve baskısı tükenmiş sadece ve sadece Tarih Meşheri eserinin kapağı var.
Başka kitap satan sitelerde de yok denecek kadar az.
Kitapçılar mı? Hadi canım, güldürmeyin.
Umarım o derviş gibi gün gelip ellerimizi açıp şöyle dua etmek zorunda kalmayız:
“Hazine üzerinde hazineden habersiz geçen günlerime yazıklar olsun!”
Her ne ise siz sapla çöple uğraşmayın; bir türlü bu eserlere ulaşmaya çalışın, edinin ve okuyun.
Hayırlı okumalar efendim…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

2011′de kaybettiğimiz Kırımlı yazar Cengiz Dağcı’nın okuduğum ilk eseri.
Eserlerinde, özellikle Kırım Türkleri’nin Ruslardan gördüğü zulmü anlattığını duymuştum.
O niyetle başladığım kitap, ilk olarak konu noktasında beni yanılttı.
Ölüm ve Korku Günleri, 2. Dünya Savaşı yıllarındaki Polonya’da yaşayan 23 yaşındaki Teresa Zoromb’un dilinden anlatılmış.
Almanların saldırılarını ve bir şehrin-Varşova, bir mahallenin -Sliska, korku günlerini anlatıyor.
Biraz “Hayat Güzeldir”i, biraz da “Piyanist”i hatırlatan tatlar var.
Ama nedense yazar, eseri içerisinde Peyami Safa kitaplarına benzer, Hilmi Yavuz’dan çok, Ahmet Altan’dan az müstehcenliği sıklıkla işlemiş.
Yerli yersiz tasvirler, açık seçik anlatılan gayri meşru ilişkiler derken eserden ama daha da önemlisi yazardan az biraz soğudum.
Son eleştirim de kitabın sonuna. Maalesef eser, havada sayılabilecek şekilde okuyucuya veda ediyor.
Sonuç olarak; beklentimin altında, düşündüğümün gerisinde bir eser…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Haluk Sena Arı Hanımefendinin, mübarek Ramazan Ayının atmosferine de uygun iki kitabını 2 günde bitirmek nasip oldu.
Eser, aile hayatı adını taşısa da, genel olarak eski Osmanlı’daki adetler, insanlar, mekanlar üzerine kalem alınmış.
O devrin sokakları, esnafı, evleri, terbiyesi, ikramları, düğünleri, sünnetleri, cenaze ve doğumları, ev ziyaretleri vb. gibi onlarca bilgi mevcut. Yine şerbetçiler, macuncular, tulumbacılar, makaracı-iplikçiler sayfalar arasında tatlı tatlı geçit töreni yapıyor.
Bir solukta, bir oturuşta okunacak bir eser.
Yine de söylemeden geçemeyeceğim bazı hususlar var. Bunları dile getirirken içim çok rahat olmasa da, daha geniş kitlelere ulaşma adına yaptığımı düşündüğümden nispeten vicdanen müsterihim. Devam…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Haluk Sena Hanımın tevafuken radyoda bir söyleşisine denk geldim. Eskiye dair hatıraları tatlı tatlı anlatıyordu.
Ve belki bundan daha çok bana tesir eden husus, son yıllarında Alzheimer hastalığına yakalanan annesine şefkati, yaklaşımı idi.
Bunun üzerine hemen iki kitabını da – “Edep Mektebinden Hatıralar” ile “Osmanlı’da Aile Hayatı” – aldım.
Edep Mektebinden Hatıraları dün 2 saatte bitirdim. Bir solukta okunacak bir eser.
Hele hele A.Yüksel Özemre hocadan sonra yine İstanbul genelinde, Üsküdar özelinde hatıraları okuyunca, insana pek çek şey o kadar tanıdık geliyor ki! Elbette alınıp okunması lazım.
Ama “keşke” dediğimiz yerler de yok değil. Devam…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print
Sayfa: 1 / 512345»