İzmir Güzelyalı’da resmi adı ile “Fuat Göztepe” halkça bilinen adıyla “Güzelyalı” parkını bilirsiniz. Şirin, nem püskürtme sisteminin olduğu mini havuzun etrafında genelde belli bir yaş üstü beyefendi ve hanımefendilerin oturduğu, ayrıca içerisinde Göztepe takımının 1970′li yıllardaki efsane kadrosunun dev görselinin de olduğu park…

Esen Kitapevi işte bu parkın tam karşısında yer alır. Üzerinde ismi, telefonu ve Kuruluş 1970 yazılı tabelası güneşten soluklaşmış, zor okunur bir haldedir.

Dükkâna, bir basamak inerek girersiniz ve tam karşınızdaki koltukta oturur durumdaki Hayri Abi karşılar genelde sizi.
Yürümekte zorlandığı için bastonu yanında, elinde gazetesi veya kitabı, yüzünde tebessümü ile.
Ben vakit buldukça ara ara gider, yeni basım veya eski kitaplardan, kırtasiye malzemelerinden alır, biraz muhabbet eder ayrılırdım.
Geçtiğimiz gün gittiğimde kapıda bir kâğıt asılı olduğunu gördüm. Şöyle yazıyordu:

“Rahatsızlığım sebebi ile bir süre kapalıyız. Hayri ESENYOL”

Buraya kadar belki pek çok yerde farklı işletmelerde karşılaşabileceğimiz bir durumdan bahsediyorum, farkındayım.
“Cenaze dolayısıyla kapalıyız.” , “15 dakkaya geliyorum.” “2 gün kapalıyız.” vs. yazılı kâğıtların olduğu mahalle bakkalları, terzileri…
Bundan sonrası ise belki asıl güzel olanı.
Bugün uğradığımda, cama dışarıdan yapıştırılmış o kâğıdın dört bir yanının doldurulduğunu gördüm. Her uğrayan, her önünden geçen bir şeyler yazmıştı. Neler mi yazılmış:

- Geçmiş olsun Hayri Abi. En iyi dileklerimizle.
- Çok geçmiş olsun, en kısa zamanda iyileşmeniz dileklerimle.
- Geçmiş olsun bütün dualarımız sizinle sizi çok seviyoruz.
- Çok geçmiş olsun. İyilikleriniz olsun. Kitaplarım sizden olsun. Sevgiyle.
- Çok geçmiş olsun Hayri Amca.
- Bir an önce sizi aramızda görebilmek dileğiyle, çok geçmiş olsun.
- Geçmiş olsun Hayri Abi.
- Dilerim çabucak sağlığınıza kavuşursunuz.
- Sayın Hayri Bey şifalar dilerken sizin nesliniz yok olmasın. Siz çok saygıdeğer kişisiniz. Uzun mutluluk dolu yıllar diliyorum. Sizi anlayan, sizi yürekten seven.

Ne güzel dilekler, ne sıcak yazılar.
Yaş, dil, din, ırk gözetmeksizin insan olmanın gerektirdiği şifa temennileri, geçmiş olsun ibareleri…
Yanımda kalemim yoktu, ben bir şey yazamadım.
Onun yerine fotoğrafını çekip paylaşmak istedim.
Bunu okuyamayacağını bilsem de, geçmiş olsun Hayri Abi dileğimi de yine buradan huzurlarınızda iletmiş oluyorum.
Ha unutmadan…
Bu vesile, o sevdiğim sözü biraz değiştirerek de tekrar yazayım ki şurada dursun:

“Sen çocuğunun okul, kendinin kitap alışverişini zincir kırtasiyelerden yaparsın, cenazene mahallendeki kitapçı gelir.”

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Ne 100 mt yarışı ne de maraton…
Bayrak yarışı…
Odur hayatın ta kendisi.
Kazanman veya kaybetmen sadece sana bağlı değildir.
Sen ne kadar iyi koşsan da diğer 3 arkadaşının performansı sonuçta etkili olacaktır.

Sen yine ne kadar iyi koşsan da zamanı geldiğinde emaneti teslim ederken/alırken çok iyi olman gerekir. Bu emanet belki bir sır, belki bir makam, belki de başka bir şey.

Gözün bayrakta değil hep yolda olmalı. Futbolcunun topa, garsonun tepsiye, çiftçinin pulluğa bakmaması gibi. Hep ileriye, hep yola bakmaktır mühim olan.

Ve hayat hep bulmayı umduğun şeyleri sunmaz sana…
Bayrak beklersin, bir kısa boru tutuşturuverirler eline…

Detaya takılmayacaksın, büyük resme bakacaksın.
Bayrağı verirken/alırken yan kulvardaki insanları da gözetmen gerekir. Onlara takılmamak, düşmemek için. Trafikteki sürücü, konferanstaki konuşmacı, evdeki baba misali… Sana bağlı değildir her şey, her zaman.

Kazandığında “ben” değil “biz” demeyi öğretir sana, kaybettiğinde “o” değil “ben” demeyi…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Uğurladığımız mübarek Ramazan ayının ilk günlerine dair muhtemel ifadeler…

“Abi, sizin hoca teravihi kaç dakikada kıldırdı?”
“Azizim, merkezdeki camide hatimli kılınıyormuş, gece 1’i bulmuş bitmesi teravih namazının…”
“Dostum, bizim mahalleye gelin. Hem hocanın maşallahı var, bi hızlı, bi hızlı… Hem de çıkışta ikram var.”

Ömrüm boyunca “hız”dan hiç hoşlanmadım hatta hoşlanamadım desem daha doğru olur.
Ne hızlı araba sürdüm, ne de hızlı araçlarda seyahatten haz aldım.
Hoş, hızdan kasıt nedir bilmiyorum ama o manada sürat yapabilen bir aracım da hiç olmadı, hiç de heves etmedim.
Ne hızlı yaşama derdim oldu, ne de hızlı yaşayanların hayattan haz aldıklarına inancım…
Fast food’u ne kadar sevemediysem, aynı oranda -her ne kadar reklam kokan hareketler de olsa- cittaslow akımını hep destekledim.
Her ne kadar koca bir yalandan ibaret olsa da, kaplumbağa kardeşin tavşana karşı zaferi beni her daim memnun etti.
“Hız arttıkça özgürlük azalır” sözünün de sahibi kent bilimci ve hız bilim uzmanı Paul Virilio’ya can-ı gönülden katıldım ve kendisinin duruşunu hep destekledim.
Aynı zamanda dağcıların serlevhası olan “Festina lente-Yavaş yavaş acele et” meftunu olduğum bir söz olarak hep benimle yürüdü.
Hani siz İngilizler “Hurry slowly” siz Ruslar da “медленный медленный быстро” dersiniz ya, işte o sözden bahsediyorum…
Platon’un “Aklın gerektirdiğinden daha hızlı gidenler yarışın sonunu getiremezler.” sözünü takdir etsem de, Naciye Teyzenin hızlı giden kasaba minibüsündeki “Irmızan, acık yavaş git de köye erken varam.” seslenişini ayakta selamladım.

Hele hele o hızlı okuma yok mu…
Hele hele onun kursları, koçları, eğitmenleri yok mu…
Hele hele “Onun da uygulanacağı yerler vardır elbette” bilgiçliğini taslayanlar yok mu…
Onlara bir şey derdim amma Allah’tan “Kâğıt Medeniyeti” eserinde Orhan Okay hocam derdime derman, meramıma tercüman olmuş.

Bu vesile; geçmiş Ramazan’da mukabeleyi “tane tane” okuyarak tamamlayan hoca efendilere, iftarı “lokma lokma” açan mümin kardeşlere, teravihi “tadil-i erkân” ile kıldıran imam efendilere, davuluna “tek tek” vuran davulcu ağabeylere selam olsun…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Bayram mesajlarına, artık pek kalmasa da tebrik kartlarına, telefonlarına cevap vermeye dair…

Naci ve Cevdet beylerle birlikte “Muallim” sıfatının en çok yakıştığı, 60 yılı muallimlik ile geçen 80 yıllık ömrünün tamamını insan yetiştirmeye adamış bir zattan, Mahir İz’den bir hatıra:

“Mahir Hoca, mezun olup hayata atılan öğrencileriyle de irtibatını koparmaz, kaleme aldığı mektuplar ile onları asla yalnız bırakmazmış. Talebeleri bir gün kendisine, “Hocam, bu kadar mektuba nasıl yetişiyorsunuz? Biz size yazıyoruz. Siz bize cevap yazmak zorunda değilsiniz. Kendinizi yormayın.” diyecek olduklarında da cevaben onlara şöyle demiş:
“Evladım, mektup yazmak selam vermeye benzer. Selam vermek sünnet, almak vaciptir. Siz bana mektup yazmakla selam vermiş oluyorsunuz. Benim size cevap yazmam vacip hükmündedir.”

Hayırlı Bayramlar efendim…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Efendim, malumunuz, Bering boğazı yoluyla Amerika kıtasına geçen Türkler (sonradan Kızılderili olarak adlandırılacaklardır) kıtayı keşfe başlarlar. Bir müddet ilerledikten sonra önlerine korkunç gürültüler çıkaran bir şelale çıkar. Bu durumdan çok etkilenen Türkler “ne yaygara! ne yaygara!” derler. Zamanla “ne yaygara” yerini Niagara’ya bırakır.

Kıta keşfine devam eden Türk boyları Güney Amerika’ya kadar gelmişlerdir. Burada ucu bucağı olmayan bir nehir görürler ve tüm çabalara rağmen sonunu bir türlü bulamazlar. Hayretler içinde kalıp “amma uzun!” demişler. Zamanla bu “amma uzun”, “Amazon”a dönüşmüştür.

Tebessüm iyidir, yıllarca biz de bunları okuduk, güldük, anlattık, güldürdük.
Bugün akşam itibariyle bu bölüme ilave edebileceğimiz bir yenisini daha öğrendik.
Sıkı durun; Shakespeare esasen Şeyh Pir imiş.

Şimdi bana kaybolan yıllarımı kim verecek bilemiyorum ama…
Hayat işte.
İnsan devamlı bir şeyler öğreniyor.
Hayret işte.
İnsan devamlı bir şeyler uyduruyor.

HAMİŞ: Bir de düzeltme…
To be or not to be değil…
Töbe or not töbe…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

(Helal lokma uğruna direksiyon sallayan binlercesini tenzih ederek,
bir camianın adını lekeleyen azınlık gruba)

Anların bittiği o hengâmede 100 dolara insan taşımanın peşinde koşan…
Canların yittiği o ortamda üç beş kuruşun hesabını yapan…
“sarı taksiler” için…

Sordum sarı taksiye
İnsaf izan var mıdır
Taksici eydür derviş baba
İnsaf adımız izan soyadımızdır

Sordum sarı taksiye
Allah korkusu var mıdır
Taksici eydür derviş baba
Allah korkusu bize yakındır

Sordum sarı taksiye
Sizde ölüm var mıdır
Taksici eydür derviş baba
Ölümsüz yer var mıdır

Sordum sarı taksiye
Sen kimin ümmetisin
Taksici eydür derviş baba
Muhammed ümmetiyim.

Söyledim sarı taksiye
Sende insaf ve izan olsa…
Sende Allah korkusu olsa…
Sende ölüm düşüncesi olsa…
Sen Hz.Muhammed’in ümmeti olsan…
Vedanın olduğu gün,
Evladın öldüğü dün
Sen bunu yapmazdın.
Sen bunu yapmazdın.
Sen bunu yapmazdın.

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Aşağıdaki iki fotoğraftan;
imsakiye, bizim buzdolabının kapağında asılı.

Roma Dönemine ait güneş saati ise hangi ülkenin hangi yapısını süslüyor bilmiyorum.

3 hafta önce Ramazan kapımızı çaldığında “son Pazar kahvaltımız, uzun-ince bir oruç ayı bizi bekliyor.” demiştik.
İmsakiyeye şöyle bir bakmış, ilk günün sonunda çizgiyi çekerken “geçer mi bunca vakit, biter mi koca ay” diye iç geçirmiştik.
Hâlbuki neler geçmemişti, kimler göçmemişti ki bu oruçlar da geçmesin, bu 2016’nın Ramazan ayı da göçmesin.
Nitekim, her iftar vakti bir satırı daha çize çize neredeyse son haftaya geldik.

Güneş saati demiştik…
İşte o saatin üzerinde şöyle yazmaktadır:
“Serius est quam cogitas.”
Yani, “Vakit sandığından da geç.”

İmsakiye, üzerindeki çizgiler, o çizgilere eş yüzlerimizde belirginleşmeye başlayan çizgiler derken şöyle bir düşünüyor ve iç geçiriyor insan: Vakit, sandığından da geç…

“Disce quasi semper victurus vive quasi cras moriturus” latince deyimi “Hep yaşayacakmış gibi öğren, yarın ölecekmiş gibi yaşa” manasına gelir.
Tanıdık değil mi?
“Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalış, yarın ölecekmiş gibi de ahirete çalış.” hadis-i şerifine bir noktada benzemiyor mu?

O veya bu…
Artık,
“Elveda ey Şehr-i Ramazan elveda,
Elveda ey Şehr-i Rahmet elveda,
Elveda ey,
Elveda ey Şehr-i Kur’an elveda.” kasidesini dillendirdiğimiz günler…
Uzaklara bakıp, “zaman geçiyor birader” derken, biliyorum ki uzaklardan bana bakan zaman kıs kıs gülüyor ve şöyle diyor:
“Hey dostum, ben geçmiyorum, zaman geçmiyor… Siz insanlar geçip gidiyorsunuz.”

Son…
Dudağımda bir Turgut Uyar şiiri… “Günler geçer” diyor Uyar ve devam ediyor:
“günler geçer ve çalışır şafağın değirmeni
kim bilebilir ki kimi neyi eskittiğini
ben ne kadar önemserdim kendimi hay Allah”

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

“Çocuğunuza karne hediyesi olarak ne vermeyi düşündünüz?” anketi yapılsa, çıkabilecek sonuçlar üç aşağı beş yukarı bellidir:

Bisiklet
Harçlık
Memlekete anneannesinin-yurtdışına teyzesinin yanına gönderme,
Yüzme kursu
Akvaryum
Spor ayakkabısı
Cep telefonu
İngilizce kursu
Bilgisayar
Drone
Gitar kursu
Ipod
Yavru köpek
vb.

Az sayıda veli “Neyi hak etti ki ne alayım…” gibi “çocuğu değil başarıyı ödüllendirme” yanlış zihniyetine de sahip olabilir ki -aman diyeyim- yol yakınken lütfen bundan dönün.
O sizin evladınız, canınız, parçanız.
Başarıyı değil onu sevin, karneyi değil onu ödüllendirin.
Yine bazı veliler “O kadar özel okula gönderiyorum. Bundan büyük hediye mi olur?” veya “Bizim zamanımızda hediye mi vardı? Biz karne hediyesi mi gördük?” be hatta “Babam beni yazın ırgat gibi çalıştırırdı. Dua etsin ben oğlanı çırak vermiyorum. En büyük hediye bu.” gibi yanlış mantık yürütmelerinde bulunabilir ki –insaf diyeyim- karne günü gelmeden lütfen bundan vazgeçin.
Sizin zamanınız ile bugün farklı, hem yanlışı yanlış ile düzeltmek nerede görülmüş şey?
Kötüden örnek, yanlışta emsal olmaz.
Sadede gelecek olursak, karne hediyesi planlaması içerisindeki velilere benim biraz farklı tekliflerim olacak. Bu paketin içindekilerin ilk paragrafta saydıklarımız ile ayrıştığı noktayı okuyunca zaten anlayacaksınız. “Çocuğa uçurtma almak yetmez, beraber uçurmak gerekir.” Düsturunu ipucu olarak verelim. Son tahlilde; teklif bizden, takdir sizden…
Beraber yeni bir dil öğrenme
Olta takımı alıp birlikte balığa çıkma

Birlikte belirlenen 5 filmi ama evde ama sinemada seyretme ve yorum yapma
Şehrin millî ve üniversite kütüphanelerini beraber ziyaret
Beraber kaligrafi-hat-diksiyon kursu alma
Nasıl kitap okunurun püf noktaları
Birlikte erken kalkma alışkanlığı kazanma pratikleri
Zamanı verimli kullanma ile ilgili sunum hazırlama
Birlikte uçurtma yapıp uçurma

Beraber blog veya web sitesi açma
Dergilerin okuyucu köşelerine şiir-yazı gönderme
Beraber trekking
Birlikte öykü yazma
Blog veya web sitesine yazı yazma

HAMİŞ: Karne hediyesi olur mu derseniz, bu da başlı başına bir yazı konusu olur. Siz çocuğunuzu sizin evladınız olduğu için mi ödüllendiriyorsunuz yoksa karnesindeki yüksek notlar için mi? Sizin hediyeniz evladınıza mı karnesine mi? Şahsen ben de öyle yaptığım için, karne günü çocuğum karnesini bana getirdiğinde ben bakmadan hediyesini veriyorum, sonra karnesine bakıyorum. Ve bu arada da, o hediyeyi karne için değil onun bu evin bir parçası ve benim evladım olduğu için verdiğimi belirtiyorum. Yoruma elbette açık…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Kızılderili atasözü
“Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”

Mukteza-yı hâle mutabık atasözü
“Son yeşillik kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son kuş öldüğünde; insanoğlu sıcak havanın klima veya vantilatör marifetiyle giderilemeyeceğini anlayacak.”

Ve beyaz adam bir şeyleri anladığında nasıl ki vakit çok geç idi, korkarım ki, insanoğlu da bazı şeylerin farkına vardığında artık dönülmez akşamın ufkunda olduğunu görecek…

“hâlin ne ise müşteri sen oldun o hâle
noksanı meğer adl-i ilâhîde mi sandın.” (Ken’an Rıfâî)

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print

Davulcu milleti düşüncelidir…
LYS arefesinde gençleri rahatsız etmemek ve uykularını bölmemek adına mahalleden geçmezler, işe çıkmazlar.

Davulcu esnafı hassastır…
İşe çıkmadığı günlerin kazası namına, takip eden ilk gece(bu gece oluyor) davula iki kat hızlı ve iki kat uzun vurmaz.
Umarım…

Paylaş / Arkadaşına Gönder:
  • email
  • Facebook
  • Twitter
  • FriendFeed
  • Google Bookmarks
  • Print
Sayfa: 1 / 3512345678910»2030...Son »
    Kategoriler
    Etiketler